Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Elif Ölseydim

Programlama dilinde elif (else if) bir koşulun gerçekleşmediği durumlarda alternatif bir koşulu kontrol etmek için kullanılır.

*

“… Özür dile ya da dileme Salih ama hatalı olan sensin. Olanları sen anlatmana rağmen haksız çıkıyorsun. Abine haksızlık yapıyorsun…” diye sitem etti Salih’in arkadaşı Yavuz. 

Salih yirmi yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Akademik olarak çok başarılı olmasına rağmen sosyal ilişkilerde aynısı geçerli değildi. Yavuz dışında üç beş tanıdığı eleman vardı o kadar…

Ailesiyle olan ilişkisi için de tersi söylenemezdi. Üniversiteye başlar başlamaz bir ev tutmuş ve kendini onlardan oldukça uzaklaştırmıştı. Her şeye rağmen arasının iyi olduğu abisiyle de yakın zamanda büyük bir kavga etmişti; o günden beri annesi ve babasıyla olan bağı, daha da zayıflamıştı. 

Vapura binip bilgisayarlarını açtıklarında saat yedi civarıydı. Bir yarım saat o gün olacak vizeye çalışacaklardı. Yavuz kahve almaya gitmişti. Salih kendi kendine söylendi “Haksızmışım. He, aynen aynen…”

Salih bilgisayarına giriş yapmayı denedikçe sistem sorun uyarısı veriyordu. Kapat aç yaptı ama bir işe yaramamıştı. Telaşla çevresinde Yavuz’u aradı, etrafta görünmüyordu. Sistem uyarı bildiriminin kutucuğunda bir neden yazıyor mu diye baktı ancak bulamadı. Sinirle masaya vurduğunda herkes ona döndü.

“Kusura bakmayın” demesine rağmen yargılayıcı bakışlardan kurtulamadı. Ekranda birkaç komut belirdi.

Okuldan dönerken ne yapacaksın?

if donus == “vapur”:

    print(“İyi yolculuklar”)

elif donus == “otobüs”:

    print(“Ruhuna El Fatiha”)

 

“Kesin Yavuz yapıyor bu saçmalığı. Gelsin ben ona soracağım şakanın hesabını.” dedi mırıldanarak. Kodu çok kafaya takmadı ve bilgisayarı kapadı. Üst sınıflardan birine soracaktı okula gidince, en azından aklındaki buydu.

**

Salih’in tek problemi ailesi ve çevresiyle de ilgili değildi. Kendi içinde oluşan çelişkilerle de mücadele ediyor, o yüzden sık sık tutarsız davranışlar sergiliyor, düşüncesizce ani tepkiler veriyordu. 

Çalışmaya çalıştığı vize bittikten sonra kafeteryaya geçti. Bir çay alıp boş bir masaya ilişti. Biraz ileride Yavuz’u gördü, ona seslendi. “Yavuz, bir baksana buraya… Bir konuşalım.” 

Yavuz, Salih’i görünce elini salladı, karton bardakta çayını alıp yanına geldi. “Naber reis, ne oldu? Moralin düşük gibi. Sınav kötü mü geçti?”

“Ne olduğunu sen bilirsin ya… Hani şu bilgisayarıma bulaştırdığın virüs vardı ya!”

“Ne virüsü be? Saçmalama oğlum” dedi Yavuz savunmaya geçerek. Koyu kahverengi gözleri ardında durumu anlamlandırma çabası vardı. “…Üstelik bir virüs var bilgisayarında ve sen benden mi şüphelendin? Çok teşekkür ederim bu mükemmel zannın için!”

“Sen yapmadın yani? Emin misin? Dürüst ol.”

“Bir de çevremde neden kimse kalmadı diyorsun..!” Yavuz ayağa kalktı ve oradan bir hışımla uzaklaştı. Geride kalan çayı soğumuştu…

Yavuz’u durdurmakla telefonuna yeni düşen bildirime bakma arasında kalmıştı. İç çekerek telefonunu çıkardı ve ekrana göz gezdirdi.

Peşinden gidecek misin?

if gitmek == “true”

    print (“Gidin bir kahve için, benden.”)

elif gitmek == ”false”

    print (“çevrende kimse kalmadı… yazık”)

Okul bittiğinde hava kararmış, Bebek’in o meşhur serin rüzgârı yerini boğucu bir neme bırakmıştı. Dönüşte vapuru tercih etmediğinden Yavuz’un peşinden gitmediği belliydi. Öfleye pöfleye durak kalabalığında beklerken cebindeki telefon titredi. Ekranı açtığında tüylerini ürperten o siyah arayüz, bu kez telefonundaydı. 

Vapurdaki kod ekranındaydı. Hatırlatma yapıyordu.

Salih, “Vapura kadar kim yürüyecek şimdi…” diye düşündü içinden. Yanlış kararlar silsilesinin ilk adımını attı ve Beşiktaş yönüne giden tıklım tıklım dolu bir otobüse bindi.

Otobüsün içi ter, ucuz parfüm ve yorgunluk kokuyordu. Salih en arkada tutunmuş, sallanarak ilerlerken yorgunluktan sürekli gözleri kapanıyor, en ufak sarsıntıda tekrar uyanıyordu. 

İnsanların konuşmaları, kulaklıklardan taşan müzikler, motor sesi, akbil bipleri… Tam bir kaostan ibaretti.

Gözleri kapanıp başı tekrar düşeceği sırada bir gürültü koptu.

Şoför direksiyonu kırdı, lastiklerin asfaltta çıkardığı o vahşi çığlık içerdeki insanların feryatlarına karıştı. Otobüs büyük bir gürültüyle savruldu, yan şeritteki bariyere çarparak durabildi. Camlar patlamış, insanlar birbirinin üzerine yığılmış ve büyük bir panik dalgası baş göstermişti. Salih’in uykusu yüklenen adrenalin ile uçup gitmişti. Kollarında sıyrıklar, üstünde ise bir adam vardı. Bir süre yardım gelmesini bekledi, bu sırada ise ne olduğunu sorguladı. Gelen ekiplerin yardımıyla dışarı çıktıklarında nabzı hâlâ kulaklarında atıyordu.

Paramedikten birisi onunla ilgilenirken köşede birinin ceset poşetiyle götürüldüğünü görünce kanı dondu. Bu kadar yakındı ölüm. Ambulansa bindirilip hastaneye giderken gün içinde olanlar kafasında defalarca dönüyordu. Dönüyor, dönüyor, dönüyor… Ne Yavuz’u aramaya onuru yetiyor ne de abisini… Salih tam olarak ne yapacağını bilmiyor, sadece rezil günün bitmesini diliyordu. Kolundaki sıyrıkların acısının yanında içinden tek bir şey geçiriyordu.

Elif ölseydim ne olurdu? Ağlar mıydı annem? Veya abimin yanında duran babam susar mıydı? Abim ne yapardı asıl? Mezarım başında konuşur muydu benimle her akşam? Hafif bir meltem eserdi, benim ruhumu onun ise saçlarını uçururdu. Ondan özür dileseydim belki gözyaşı döker ve toprağım can bulurdu. Adam olmayı becerseydim keşke. Gururuma düşkün olmasaydım. Biliyorum kendimi; özür dile deseler yine yapmayacağım. Direkt ölseydim kimsenin haberi olmadan… Elif ölseydim.

***

“Ben sana kaç defa dedim bir hata yapsan bile bana gel, en azından ben bileyim ki bu yükü omuzlarında tek başına taşıma diye?! Sen ne yaptın? Gittin arabayı domatese çevirdin, kemiklerini kırdın ve annemlere hatta bana okul yoğun gelemiyorum dedin! Öğrenemeyeceğimizi mi sandın Salih? Bak senin yüzünden ceza aylar içinde katlandı ve sonuç? Babam senin yüzünden hayatı boyunca görmediği kadar para için borca girdi!” Salih’in abisi öfkeyle aile evinin çatısında Salih ile kavga ediyordu. “Anladık bizi sevmiyorsun ve uzaklaşmak istiyorsun ama neden sana abin olup yardım etmeye çalıştığımda da beni kenara itiyorsun?”

Salih bir şey demedi. Oturduğu sandalyede başı öne eğik azarların dinmesini bekledi.  Abisi haksız sayılmazdı. Hayatı boyunca hep yanlış kararlar vermişti. Bariz bir şekilde yapmaması gereken bir şey olduğunda da bu ona daha çok cazip gelmişti. “…Bitti mi lafların?” diye sordu Salih. Kıvırcık saçları ardından abisinin öfkeyle titreyen bedenine baktı.

“Bak Allah biliyor, bu dünyada çok yanlış kararlar vereceksin kardeşim. Kenara yazıyorum. Allah seni ıslah etsin!”

***

Hastaneden çıkıp vapurla Üsküdar’a geldiğinde saat 9.48’di. Hava hafif yağmurluydu. İnsanlar hızlı ilerliyor, bir yerde yaşamlar son bulurken bir yerde tam aksine devam ediyordu. 

Telefonu çaldı, çaldı, çaldı… Ekranını aydınlatıp baktığında ise abisinin, annesinin, babasının ve Yavuz’un onu onlarca defa aradığını gördü. Cevaplamak istedi ama yapamadı. Tam telefonu uyku moduna alacakken bir bildirim düştü. Aynı virüs, benzer bir komut vardı karşısında.

Pişman mısın? 

if pismanlik == “true”

    print (“Bu dünyada değil belki ama öbür dünyada affedileceksin”)

elif pismanlik == “false”

    print (“sistem kapatılıyor”)

Salih pişmandı. Çok pişmandı ama kabul edemeyecek kadar burnu havadaydı. “Neden öbür dünyada? Gidip iki helallik isterim olur biter… Neyse her şeyi yarın sabah hallederim. Vakit var.” dedi ve Marmaray’a bindi. 

Oturmak istedi ancak kalabalıktı. Bir köşede var ile yok arasında ineceği durağı bekledi… Telefonuna ikinci bir bildirim daha geldi. Üniversite grubundandı. Ertesi gün öğle namazında Dolmabahçe Camii’nde buluşulacaktı. Yani o uzun mesajdan tek anladığı buydu.

****

Sabah saat on bir gibiydi. Hiç uyumamış gibi yorgundu ama yola çıkması gerekiyordu. Üstünü hiç değiştirmeden telefonunu ve anahtarlarını alıp tek başına kaldığı evinden çıkıp önce Üsküdar’a oradan da Beşiktaş’a geçti. İskelede inip ezberlediği caddede yürürken bir yandan camiye giden kalabalığa hayret ediyordu. Maç falan vardır diye düşündü ama saat çok erkendi. “Allah Allah…”

Stadyumun oradan, ışıklardan karşıya geçti ve musalla taşı önünde toplanan, cenaze namazı için saflara dizilen yüzlerce kişiyi gördü. O da arkalara ilerleyecekken en ön sırada abisi ve babasını fark etti. Ne olduğunu anlayamadan kadınların olduğu yerde kopan haykırış ile başını o yöne çevirdi. 

Annesi yerde dizleri üstüne çökmüş hıçkırıklar içinde ağlıyordu. Çevresinde üç beş kadın, başlarına düşmüş birkaç tülbent.

Ve imamın tok ve gür sesle “Allah rızası için, er kişi Salih Vahoğlu’nun cenaze namazına, uyun hazır olan imama…” diye seslenişi…

İf veya elif ne fark eder artık? Cenazem varmış benim. Ne yapabilirim ki? Saflarda abim ile babamın arasına mı sıkışsam yoksa anacığımın yanında dizlerim üstünde durup onu teselli mi etsem? Şu kalabalık hiç inandırıcı gelmiyor bana. Belki dağıtılan lokma için gelmişlerdir sadece. Veyahut gerçekten beni tanıyıp az biraz sevdilerse veda etmeyi bekliyorlardır. Hoşça kalın, hoşça kalın… Ama benim yaptığımı yapmayın. Vakit yok, kalmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar ölüm. Elif ölüm. Öldüm.

“Aziz cemaat, mümin kardeşlerimiz! Musallada hazır bulunan Salih Vahoğlu beyefendiyi dünyadaki hayatında nasıl bilirdiniz?”

“İyi bilirdik”

“Kendisine olan dünyevi, uhrevi, maddi ve manevi haklarınızı helal ediyor musunuz?”

“Helal olsun!”

“Helal ediyor musunuz?” diye tekrar sordu imam.

“Helal olsun” titrek sesi ile fısıldayışını duydu Yavuz’un; gözleri tabuttan bir saniye ayrılmıyor, boğazı düğümleniyordu. 

“Yüce Rabbimiz, cemaatimizin yapmış olduğu bu şehadeti dergâh-ı izzetinde kabul eylesin. Merhumun kusurlarını affeylesin, mekanını cennet eylesin. El Fatiha”

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Eslem Ayşe Kılıç