Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Duvarın Dibinde

“Duvarın dibinde resmim aldılar                                                                                                    

Ak kağıt üstünde tanıyın beni.”                                                                                              

Yaşar Kemal

Çocukken başucumda duran ve bitiremediğim için tekrar tekrar başladığım kitabın Mutlu Prens olduğunu hatırlıyorum. Bu ismiyle müsemma prensi ilk terk edişim, okulun kütüphanesinde her sayfası resimlerle kaplı Külkedisi masalını, bir geceliğine evime kaçırışım neticesinde olmuştu. O gece Külkedisi’nin acıklı hikâyesinin ve renk renk resimlerinin her detayını zihnime öyle bir kazımıştım ki, acımasız mı yoksa yeterince sevilmemiş mi olduğuna karar veremediğim üvey annesinin yüzü, bugün bile hâlâ zihnimdedir. Ertesi gün planladığım gibi Külkedisi’ni ait olduğu yere bırakıp Mutlu Prens’e geri dönmek zorunda kalmıştım. Bu inatçı prensin öyküsü benim elime nasıl geçmişti, onu bana kim almıştı ve ne zaman peşimi bırakmaya razı olmuştu hiç bilmiyorum. Ama nihayet bir gün zihnimi bu kitaba teslim ettiğimi ve etkileyici hikâyeleri sebebiyle onu hiç bitirmemiş olmayı dilediğimi anımsıyorum.

Bu öyküde prens mutludur ve şatosunun duvarlarını çok yüksek inşa ettirmiştir.  Bu, onu üzecek şeylerle karşılaşmamasının ve huzurunu korumasının bir yoludur; hayatını güvenceye alır ve diğer insanların varoluşundan etkilenmez. Fakat bir gün prens ölür ve onun anısına şehrin ortasına dikilen altından heykeli, onun vicdanını ve ruhunu yaşatmaya başlar. Burada, insanların gerçek acılarına yakından şahit olur, gördüklerine dayanamaz ve bir kırlangıcın yardımıyla safirden gözlerini, yakuttan kılıcını ve nice değerli parçasını teker teker insanlara hediye etmeye başlar. Sonunda ise kendisinden arda kalan tek şey, hiç erimeyen, kurşundan bir kalp olur. Yani bir anlamda kendisini insanlar için feda etmiştir ve böylece varoluşu bir anlam kazanmıştır. Artık ruhu her renkten birer parça içeriyordur. 

Oscar Wilde’ın bu masalı yazarken Hz. İsa’nın hikâyesinden esinlendiği söylenir; o, “insanlık” adına fedakârlık yaparken bir şey kaybetmemiştir, aksine gerçek mutluluğa erişmenin yolunu bulmuştur. Aslında Wilde, bu öyküde birçok insanlık durumumuza çocuksu bir dilden fener tutmuştur. Bazılarımız Mutlu Prens gibi olası bir acıya karşı kalın duvarlar örerken dışarıya ihtişamlı bir görüntü çizeriz. İnsanlarla aramıza koyduğumuz bir duvarın bizi beklenmedik mutsuzluklardan koruyacağını ve çelme takılmaya müsait tüm aksak yönlerimize bir örtü çekeceğini düşünürüz. Kim bilir, belki de çeşitli tecrübelerimiz bizi bu duvarı örmeye itmiştir. Zannımca bu duvarın kalınlığı arttıkça insanlığımıza dair bazı hasletlerimizi emip yok etmesi de kaçınılmazdır. Bir omuza dokunmak, bir gözün ışığında kaybolmak, birine güven duymak için kendini teslim edebilmek gibi kıymetli hayat deneyimlerini “zarar görme korkusu” sebebiyle yok sayarız. “İnsanlara ihtiyacım yok, benden de bu kadar.” deriz. Aslında bu hâlimizin, Gogol’ün Palto adlı öyküsünde paltosunu üzerine geçirmiş Akakiy Akakiyeviç’ten farkı yoktur. Akakiyeviç, kendisiyle alay edenlere ve toplumun acımasızlıklarına karşı bir mesafe koyabilmek adına bir paltoya sarınır, onun uğruna çabalar, onsuz sanki çıplaktır ve görünmez bir insandır. Paltosu onun için hem bir kimlik hem de bir mesafedir. Tıpkı Mutlu Prens’in göğe uzanan şato duvarları gibi. Sarındığı bu palto onunla öyle özdeşleşir ki, paltosu çalınınca ve bir türlü bulanamayınca Akakiyeviç de hayata veda eder. 

Hepimiz bir noktada üşümemek için paltomuza sarındık ve ızdırap okları bizi bulmasın diye uzunca duvarlar ördük. Ama bu duvarları süsledik ki kaybolduk sanılmasın. Çünkü gizlenmek başkadır, kaybolmak başka… Dışarıdaki gürültülerden korunabilmek için kahkahalara ve yardım çığlıklarına kulak tıkamayı göze aldık. Belki çoğumuza “mesafeli”, “kaçak” veya “korkak” denildi, oysa ki çoğumuzun ceplerinde derin tecrübeler var. Adımlarımızın yönünü belirleyen, bacaklarımızı ileri düzey bir kireçleme illetine tutuşturabilecek ve ağırlığını nasıl hesaplayacağımızı kestiremediğimiz tecrübeler… Onlar bize yön verirken aynı zamanda da bizi yavaşlatıyor. Bir tebessüm bize ulaştığında kendimizi koyverip kocaman bir gülücükle cevap verebilmek isterken, tebessümün altında yatan nedeni sorgular oluyoruz. Çünkü yüreğimizdeki bazı yaralar, masum görünen tebessümlerin taşıdığı oklardan oluşuyor. Bu yara izleri, zar zor iyileştiklerini bize hatırlatırcasına sızlıyorlar ve biz de gideceğimiz yerlere bir adım geriden gidiyoruz. Paltoyu sırtımızdan kolayca atmıyor, duvarları alaşağı etmiyoruz çünkü çıplaklık, sadece üşümeyi değil, yeniden kırılma ihtimalini de beraberinde getiriyor.

Mutlu Prens’i bugünlerde çokça anıyorum. Ve bu öykü, devamında bana başka bir yerden sesleniyor; bazen yapmanın ta kendisi aslında yıkmaktır. Bazen şifa, herkesin üşüme ve ifşa olma korkusuyla paltosunu giydiği bir dünyada, rüzgârın ve soğuğun tadını çıkartırcasına paltoyu yırtmaktır. Belki cesaret, yediğimiz hayat dayaklarının hesabını sormaktansa “Bana fenalık yapılmadı, herkes üzerine düşeni yaptı.” diyerek kabullenmektir. Çare ne gizlenmek ne de kaybolmaktır; her düşükte yeniden doğmaktır. 

Peki, her renkten gerçeklerimin altında; şimdi ben, üzerimde paltomla duvarın hangi tarafındayım?

Sayı: Sayı 15

Kategori: Deneme

Yazar: Rümeysa Başaran