Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Dördüncü Tepede Yeller Esiyor

“Ω άνθρωπε, άρα γε και προ των οφθαλμών σου ιστιοφόρα παραπλέουσι και ου γιγνώσκεις”

Mese yolunda asayişi sağlayan Vigiles’lerden olan Yorgos, otuzların başındaydı. Yirmili yaşlarda olan Livia ile görücü usulü evlenmiş, dördüncü tepede dar bir sokakta, bir apartmanın beşinci katında yaşamaya başlamıştı. 

Günleri ve geceleri nöbette geçen Yorgos, eve çok uğramaz hatta bazen sadece para bırakmaya gelirdi. Son zamanlarda ülkenin iç karışıklıkları da yüküne yük ekliyordu.

Karısı Livia kanı kaynayan bir kızdı; aynı zamanda elinden her iş gelirdi. Öyle ya, evde tek başına sıkılırdı. Henüz çoluk çocuk yoktu. Genelde evi defalarca temizler, dikiş nakış yapardı ancak bunlardan eskisi kadar zevk almazdı. Asıl eğlencesi sabah erken saatlerde, güneş doğuşu ile birlikte karşı apartmanda oturan Calliope ile dedikodu yapmaktı. “Günaydınlar Livia, nasılsın?” 

Calliope iri yarı bir kadındı. Dört çocuk büyütüyor olmasına rağmen oldukça bakımlı ve genç görünüyordu. “Bay Yorgos geldi mi eve?”

Livia iç çekti ve yüzünü buruşturdu. “Günaydın, pek iyi değilim… Gözüm görmesin onu. Vah vah… Gencecik yaşımı evde oturarak geçiriyorum. Milletin kocası onları hipodromlara, tiyatrolara götürüyor. Çarşı pazar gezdiriyor. Benim gördüğüm tek pazar kilisede!” dedi camın kenarındaki çiçeklerini sularken.

“Amaaan! Sıkma canını ne güzel işte başının etini yiyen emekli bir kocan yok en azından. Benimki dır dır edip duruyor. Keşke EYT vurmasaydı. Ah kederli başım! Çoluk çocukla uğraştığım yetmiyor bir de beyefendi ‘kendime liman yanında yazlık alacağım’ diye tutturuyor!”

Livia kıkırdadı, ibriği hemen yanına koyup dirseklerini pencere kenarına yasladı. “Ay doğru diyorsun. En azından rahat yaşıyorum. Şükran şart bu zamanda.”

“Şükran demişken, duydun mu şu demircinin kızı Maria ne yapmış?

“Ne yapmış ne yapmış?”

“Kilisede bir rahiple görüşmüş. Boşanmak istediğini söylemiş kocasından!”

“Aaaa!” Bir çığlık kopardı Livia. Bir kadının bu devirde kocasını boşaması olacak iş miydi?

 “Yaaa! Yürek yemiş!” Calliope bir kaç saniye gözden kayboldu ve yıkadığı çamaşırları asmak için sepet getirdi. Elinin altında olan ipe tek tek hepsini asmaya başladı. Sohbette öyle kaybolmuştu ki sanki ip onun için yana kayıyor da işini kolaylaştırıyordu. “Başından düzgün seçeceksin kocanı. Sonra kalırsın öyle…”

“Doğru doğru… Aaa aklıma ne geldi, bak sana ne anlatıcam. Geçen gün Yorgos görevden geldi, Maria’nın kocasını”

Livia tam cümlesine başlayacaktı ki, iki pencerenin arasından devasa, tiril tiril bir kumaş âdeta bir bulut gibi süzülerek geçti. Kumaş o kadar büyüktü ki bir an için sokağın güneşini kesti, kadınların yüzüne bir gölge düştü. “Ay dur, lafım ağzımda kaldı! Bu ne ayol?”

“Ayol ne olacak, yine üst kattaki dokumacı Anastasios’un siparişleridir. Pencereden aşağı sallıyorlar herhâlde.”

Kumaş, hafif bir rüzgârla dalgalanarak yavaş yavaş aşağı inmeye devam etti. İki kadın bir süre büyülenmiş gibi kumaşın dokusunu süzdüler.

“Kız Calliope, baksana şunun parlaklığına! Bu ipek mi dersin? Hem de kıpkırmızı!”

“Yok kız, ne ipeği! Mısır ketenine benziyor ama dokuması pek bir sıkı. Baksana, güneş vurdukça hare hare parlıyor.”

“Canım, dokusu biraz sert gibi geldi bana. Sanki içine biraz da yün karıştırmışlar. Bu sıcakta adamı kaşındırır bu, valla kurdeşen döktürür!”

“Olsun şekerim, duruşu yeter. İmparatoriçe görse ‘çözün şunu benim elbisem yapın’ der, o derece asil duruyor. Özellikle hilaller göz kamaştırıyor vallahi… Ama kenar baskısını pek beğenmedim, biraz uydurmasyon kaçmış.”

Kumaş tamamen aşağı süzülüp gözden kaybolunca dedikodu kaldığı yerden alevlendi. “Neyse ne, boşver kumaşı şimdi. Maria’nın kocası diyordun?”

“Maria’nın kocasını görmüş Yorgos, garip tavırları var diyordu… Acaba adamın gönlüne başka biri mi girdi?”

“Yok kız! Bu Maria, rahibe ne demiş biliyor musun? ‘Kocam geceleri uykusunda sürekli Latince sayıklıyor, can güvenliğim yok, ajan mıdır bilinmez’ demiş!”

“Aaaa kocası bizim gibi düz konuşmuyor mu? Latince sayıklamak da neyin nesi? Kesin içine lejyoner kaçmıştır o herifin!”

“İlahi Livia, güldürme beni! Adam alt tarafı balıkçı, ne lejyoneri?”

Tam o sırada, Calliope’un evinden bir gürültü koptu. Calliope’un kocası, emekli olduktan sonra evde terör estiren meşhur Efendi Kostas, yan pencereden kafasını dışarı uzattı. Tombul yüzü kıpkırmızıydı, elinde bir süpürge sapıyla aşağıya doğru bağırmaya başladı, tükürükleri etrafa dağılıyordu. “Hop! Kardeşim baksana bana! Hey, dümen başındaki sana diyorum!”

Aşağıda, onlarca öküz ve yüzlerce adamın halatlarla çektiği devasa bir kadırga, tekerlekli kızaklar üzerinde gıcırdayarak sokağın ortasından geçiyordu. Geminin devasa yelkenleri neredeyse pencerelere çarpacaktı. “Ulan dükkâna at arabası mal getirecek! Gemiyi tam kapının önüne park etmeyin be! Nereye demirliyorsan demirle, çek şu takayı buradan! Yolu kapatıyorsun, müşteri giremiyor!”

Aşağıdan geminin kaptanı olduğunu tahmin ettikleri bir adam yukarı bağırdı “Amca az bekle, Haliç’e indiriyoruz zaten, iki sokak sonra yol açılır!”

Kostas Efendi hırsla karşı çıktı. “Haliç’miş! Benim vergi ödediğim dükkânın önü senin otoparkın mı efendi? Her gelen gemisini buraya bırakıyor, bıktım be!”

Calliope, kocasına ters bir bakış atıp Livia’ya döndü. “Ay her neyse tatlım, benim koca delirdi. Patlar bana birazdan. Bir kaç saat sonra çamaşırları toplamaya gelince sana seslenirim… Çamaşırlar? Çamaşırlarım nerede? Ay kesin bu herif çamaşır ipini kaptanın boğazına dolamak için aldı! Yedim seni Kostas!” dedi ve evinin içine girip kayboldu.

Livia, arkadaşına veda ettikten sonra cam kenarındaki koltuğuna oturup sanki az önce daracık sokağın ortasından devasa bir gemi geçmemiş gibi huzurla mırıldanarak dikişinin başına oturdu. “Maria aslında güzel kız… Vah vah… Biri büyü mü yaptı kocasına?” Kendi kendine mırıldandı.

Öğlene yakın dış kapı, menteşelerinden fırlayacakmış gibi büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren Yorgos’un hâli içler acısıydı. Elinde bir yığın kıyafet vardı, kapının kenarına attı. Zırhı yamulmuş, miğferi yan yatmış, yüzü ise kireçle yıkanmış gibi bembeyazdı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyor, elleri zangır zangır titriyordu. Âdeta bir hayalet görmüş, ya da daha kötüsü, vergi memuruyla karşılaşmış gibiydi.

Livia, elindeki iğneyi kumaşa saplayıp ayağa fırladı. Kocasının bu hâli onu dehşete düşürmüştü. “Ay Yorgos! Ne bu hâlin? Aaa kıyafetler Calliope’nin değil mi? Bu işleme onun işlemesi.”

“…Senin o arkadaşın…! Koskoca geminin ipine asmış çamaşırlarını!”

“Amaaaan onlar da gemiyi evin önüne bırakmayı verseydi… Neyse.” Hemen miğferini alıp kenardaki masaya, mesih heykelinin başına koydu. “Geç, uzan hemen… Su ister misin?”

“Gemiler diyorum sen bana neyse diyorsun! N-nöbetteydim…insanlar bağırıyordu… garip bir bando takımı… g-g-gemiler…! Ceddin deden… neslin baban…” sonda sesi çatlayan Yorgos dehşete düşmüştü. Hayatında böyle bir şey görmemişti bir de evden dışarı çıkmayan karısına durumu anlatmaya çalışıyordu. “Beni iyi dinle…” derin nefesler alıp verdi. “…Ayasofya’ya gidiyoruz yarın sabah… Müslüman olacağız… Yok yok…! Tanrı dışında hiç kimse böyle bir şey yapamaz..! Ay aklımı yitiricem!”

“Ceddim dedem mi? Ne bandosu, ne Müslüman olması?! Ayol sen delirmişsin..! Yarın Ayasofya’ya rahibe gidip seni göstereceğim. Neler oldu sana anlamıyorum! Aaaa kilise demişken bak geçen gün neler olmuş… Maria kocasından boşanmak için kiliseye gitmiş…”

Yorgos, bir süre cevap veremedi. Boğazından düğümlenmiş hırıltılar çıktı. Dudakları titreyerek, sanki dünyanın sonu gelmiş de kimseye duyuramamış bir fani edasıyla fısıldadı; “…Bırak Maria’yı… şarapları kaldır… evi temizle… akşama yemeğe Mehmet beyler geliyor…”

“Kim geliyor, kim geliyor?”

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Eslem Ayşe Kılıç