Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Dilsiz Bir Şârihin Notları

Ben konuşmam.

Aslında konuşamam da.

Beş yüz yıldır susuyorum ama hâlen buradayım.

Yağmur üstümden aktı, hoyrat rüzgâr ismimi kazıyıp sildi, yosunlar harflerimin arasına birer kiracı gibi yerleşti. Yine de buradayım; bu yedi tepeli sükûtun tam kalbinde. Zira bazı taşların vazifesi sadece toprağı örtmek değil, hatırayı diri tutmaktır. Öyle ki üzerime konan bir kuşun kanadında ya da çatlağımda biten bir çiçeğin yaprağında, sarılırsın acziyetine; kâinatın büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu o an anlarsın. Ben, bu devasa el yazması şehrin en sadık şârihi, dilsiz bir mezar taşıyım.

Yüzyıllardır aynı avluda, kadim bir servinin gölgesinde beklerim. Bu şehir, henüz betonun soğuk pençesine düşmeden evvel, her sabah Boğaz’ın o erguvan kokulu serinliğiyle uyanırdı. Sabah ezanıyla silkinişlerini, akşamın lacivert karanlığında surların ardına gizlice dökülen yaşlarını seyrettim. Omuzlarında dünyanın yükünü taşıyanları ve kalbindeki yükü hiçbir yere sığdıramayanları… Bir gün bir padişahın ihtişamlı alayı geçti önümden, bir başka gün bir yetimin dilsiz duası düştü üzerime. O vakitler adımların sesi başkaydı; ahşap nalınların tıkırtısında bir “es” vardı, kelimeler yavaş, niyetler derindi. Şehir, mürekkebi henüz kurumamış kutsal bir mushaf gibi okunurdu.

İşte siz, bugünün telaşlı yolcuları; mermeri yalnızca soğuk bir taş sananlar… En çok siz yanılıyorsunuz. İnsan çoğu zaman başını semaya kaldırdığında hakikati göreceğini sanır. Oysa asıl güzellik, başını eğip toprağa bakabildiği anda görünür.

Ben göğsüme yaslanan her ahın hararetiyle ısınır, her sessiz duanın tınısıyla titrerim. İnsanlar geçer, hikâyeler değişir; fakat taş, üzerine emanet edilen her sızıyı ilk günkü tazeliğiyle saklar. Ben burada yalnızca bir ölümü değil; devirler deviren bu payitahtın gizli hafızasını da sırtımda taşıyorum. Her çatlağım, bu şehrin yorgun kalbinde açılmış bir yaranın mermerdeki karşılığıdır; her lekem, silinip giden bir imparatorluk rüyasının hatırasıdır.

Derken o rüya, yerini ağır ve sağır bir uyanışa bıraktı. Taşın dilinden anlayanlar çekildi, mermerin sızısını duyan kulaklar tıkandı. Sonra zamanın ritmi değişti. Nalın sesleri sustu, yerini telaşlı pabuçların ve betonun soğuk uğultusuna bıraktı. Bugün asıl metnin üzerine hoyrat notlar düşülüyor; modern zamanlar sayfanın ruhunu yırtarcasına silip geçme telaşında. İnsanlar şehri anlatırken hep gökyüzüne, o kibrin ördüğü gri duvarlara ve devasa kubbelere bakıyor.

Ben ise yere bakarım.

Çünkü insanın hakikati gökyüzünde değil, toprağa en yakın olduğu yerdedir; bir çocuğun annesinin mezarı başında bekleyişinde, bir adamın, kimse görmeden bıraktığı sadakada, bir kadının mermerime düşüp de soğukluğumu bir anlık unutturan tek damla gözyaşında…

Şehirleri ayakta tutan şey devasa sütunlar ya da göğe tırmanan minareler değil; o görünmez, isimsiz iyiliklerin birbirine eklenmesidir. Birinin sızısını başkasının kalbinde duymasıdır bu aziz emaneti asıl diri tutan. Taşları birbirine bağlayan harçtan daha güçlü olan şey, bu sessiz ve derinden giden bağdır.

İsmim çoktan unutuldu, üzerimdeki kitabe zamanın elinde silindi. Vefa ile başlayan bu beş yüz yıllık yolculuğun sonunda veda etmek ne kadar zormuş; hele ki veda ettiğin bizzat kendinse… Lakin bu siliniş bir son değil, bir isimden sıyrılıp bir hafızaya bürünmektir. İsmim mermerden çekildikçe, yerini koca bir tarihin sessizliği dolduruyor. 

Artık bir isim değil, bir şahit oldum. Bu dünya kitabı kapandığında geriye ne görkemli binalar kalacak ne de uçsuz bucaksız yollar; sadece o sabırlı taşlara sinmiş olan ruhun sızısı baki kalacaktır.

Ve o sızı…

Beş yüz yıldır dizimin dibinde sustuğum, yere bakarak şerh ettiğim o muazzam tefsirin kendisidir: İstanbul’un ta kendisi.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Esmanur Yetkin