Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Deveye Sormuşlar: Neren Eğri? Demiş ki: Size Ne Kardeşim

“İnsan-ı kâmilmiş falan filan. Kim uğraşır abi bunlarla? Tamam, biz de Müslümanız da bu kadar abartmaya gerek var mı? Bu kadar insanın gözüne gözüne sokmaya yani bir şeyleri? Ne yani, amaç ne? Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun? Neyi, kime kanıtlamaya çalışıyorsun daha doğrusu?”

Sıkılmıştı, vallahi çok sıkılmıştı artık. Etrafındaki bu insanlardan, her yaptığının eleştirilmesinden, hep kendinden daha doğru tercihler yapan ve bu tercihleri yaparken hiç de zorlanmayan bu insanlardan çok sıkılmıştı. 

Ulan sanki bir tek o boğuşuyordu nefsiyle, bu anasını sattığı dünya bir tek ona zordu. Sanki bir tek onun içinde kendine ait olmayan, hiç susmayan, sürekli kötülüğü emreden bir şey vardı. 

Elleri cebinde yürümeye devam ederken ayağının altındaki taşa ufak bir tekme attı.

“Bik bik bik konuşuyorlar tepemde. Ya kardeşim insan-ı kâmil ne demek, sen önce bana onu bir anlatsana. Gelmişsin karşıma ama öyle, ama böyle, yok efendim şöyle olmalısın, alimler böyle yaptı, yok efendim bu olmaz, yanlış. Ulan gelmişiz dünyaya, kurban olduğum Rabbim bizi yaratmış. Bir avuç nefes, bir avuç su. Üç günlük ömrümüz var. Kalkmış bana adammm gibi adammm olmayı anlatıyor. Tüm adamlarda üç m’li he. Öyle sıradan adamlar değil. Kimse bizim gibi adamcık değil yani.”

Bir gülme gelmişti. Çok komikti yani. Kendisine ahkam kesen, iyi Müslüman olmayı günde beş vakit üstüne farz edinen bu büyük adamların, bu insan-ı kâmillerin ne hikmetse kendinden küçük gördükleri her Müslüman kardeşi ile ilgili yaptıkları tırnak içinde durum değerlendirmeleri tırnak dışındaysa kallavi boyuttaki dedikodular kimseyi rahatsız etmiyordu.

Yanında yürüyen Salih sessizdi. Kerem’in bu taşkınlıklarına, bu samimi isyanlarına alışkındı. Hak da veriyordu ama Kerem konuşurken ne onaylıyor ne de reddediyordu. Çünkü biliyordu ki tüm bu isyankar tiradların ardında mutlaka ama mutlaka asıl söylemek istediği, kelimelere dökemediği bir karın ağrısı vardı. Ama bekleyecekti bakalım. Eninde sonunda dayanamayıp onu kulaklarına kadar kızartan şeyi söyleyecekti bir şekilde.

Biraz daha yürüdüler adımladıkları caddenin köşesine doğru. Caddeyi döndüklerindeyse artık akşam ezanına yakın bir vakitti. Cadde, günün yorgunluğunu bir an evvel üzerlerinden sıyırıp atmak isteyen insanlarla doluydu. Yürürken bir fırının önünden geçtiler. Derin bir nefes aldı Kerem. 

Buram buram ekmek kokuyordu. 

Duraksadı. 

Çocukluğunu anımsadı. Ramazan akşamlarını. Babasıyla birlikte beklediği pide sıralarını hatta. Sabırsızlıkla beklerdi o sıcak pideleri, hâlbuki orucunu öğle ezanıyla birlikte açardı çoktan. Pide sırası onlara gelince başının üzerinden geçip babasına ulaşan pideler, babasının cebinden aceleyle çıkardığı kağıt paranın hışırtısının aksine tezgâhtarın babasının eline usulca bıraktığı bozuklukların sesini hatırladı Kerem. Babası pideleri aldıktan sonra tezgâhtara “Allah bereket versin,” der, sonra Kerem’e dönüp, “Oğlum, rızkın kokusu budur.” derdi. O zamanlar böyle hikmetli gelmezdi ona babasının lafları. Sıradan cümlelerdi işte. Ama şimdi özlüyordu işte babasını. Aradan geçen yirmi yılın ardından da olsa babasını özlüyordu.

Derin bir nefes aldı Kerem, artık daha sakindi. 

“Babam,” dedi. 

“Babam, hiç insan-ı kâmil mamil masalları okumazdı mesela. Ama ben ondan daha iyi birini hiç tanımadım. Bildiğin öyleymiş gibi yaşardı. Anlamazdım. Şimdi anlıyor muyum gerçi, onu da bilmiyorum.”

“Belki de mesele illa da anlamak değildir.” dedi Salih uzun süren sessizliğinin ardından.

Kerem arkadaşına döndü. “Nedir peki o zaman?”

“Bilmem,” dedi Salih. Sonra hafifçe gülüp arkadaşının koluna ufak bir yumruk attı. “Belki de sadece namaza yetişmektir.”

Caminin avlusuna vardıklarında, akşam güneşi minarenin taşlarını turuncuya boyuyordu. Avluda birkaç çocuk koşuşturuyor, yaşlı bir adam duvarın dibinde tespih çekiyor, bir başkası ayakkabılarını giymek için eğilmiş elindeki çekçekle uğraşıyordu. Kerem ve Salih, avlunun ortasındaki şadırvanın mermer basamaklarına oturup kollarını sıvadılar. Ardından da ayakkabı ve çoraplarını çıkarıp pantolonlarının paçalarını katladılar. Artık abdest almaya hazırlardı.

Tam o sırada, işte tam da Kerem’in bahsettiği ‘o insanlardan’ biri, Hacı Bekir amca, tüm heybetiyle cami avlusuna ihtişamlı bir giriş yaptı. Hacı Bekir’i görünce içine bir sıkıntı oturdu Kerem’in. 

Bekir amca, namı diğer Hacı Bekir. Biz yaşına hürmeten Hacı Bekir Amca diyelim. Mahalle camisinin sıradan cemaatinin en demirbaş üyesi. Camiyi imamla açar, imamla kapatır. Namazda aman imam bir hata yapmaya dursun, anında düzeltir Hacı Bekir Amca. Çocuklar oyunun dozunu kaçırıp gürültü mü yaptılar? En özelinden bir “Hösst ulan!” Neyse.

Geçtiğimiz senenin Ramazan ayı. Vakit teravih vakti. Herkes namaz çıkışı avluda toplanmış, kimi çay içiyor, kimi muhabbet ediyordu. E tabi bu çay yerden bitmemişti. Malum partilerin seçim kampanyası zamanı. Cemaat de nasipleniyordu bu oy toplama hamlelerinden. Kerem uzun bir aranın ardından camiye gelmişti. İçinde bir heves, bir umut. Belki içindeki boşluğa bir kıvılcım düşer, belki imamın kıraatinden etkilenir, duygulanır. Belki bu sefer olur diye düşünmüştü kısacası. Namazı kılmıştı ama huşu arayışında parti standındakiler bir, Kerem sıfırdı. Yine olmamıştı yani. Yine içindeki o ses susmamış, secdedeyken bile sıkılmış, kendi kendine “sen kimsin, burada ne işin var, sen zaten samimi değilsin” deyip durmuştu. Yine de “en azından geldim” diye teselli bulmaya çalışıyordu. 

Ayakkabılarını giymiş cami avlusunu dışarı doğru adımlarken, Hacı Bekir amcanın sesini duydu. Yüksek sesle etrafındakilere bir şeyler anlatıyordu. Etrafında her zamanki beş altı kişilik cemaati vardı. Kerem de bu yüksek sese ister istemez kulak verdi.

“Yavuz kardeşim,” diyordu Hacı Bekir amca bir eliyle Yavuz kardeşinin omzunu tutarken. “Şimdi bu gençler var ya, Ramazan’da camiye gelirler bir iki gün, sonra kaybolurlar. Peh, asıl mesele istikrar, istikrar. İstikrar yok bizim gençlerde. Geliyorsun, gidiyorsun, namaz kılıyorsun ama kalbinde huşu var mı? Yok. Ee, o zaman ne anladım ben senin namazından? Göstermelik işler bunlar.” 

Kerem dondu kaldı. Canı sıkılmıştı. Hacı Bekir amcanın gözleri tam o sırada onu buldu. Bir an birbirlerine baktılar. Kerem, adamın yüzünde bir şey aradı. Belki bir yumuşama, belki “sözüm meclisten dışarı” der gibi bir bakış. Ama yoktu. Hacı Bekir amca, sanki Kerem’i süzdü, sonra başını hafifçe iki yana sallayarak cemaatine döndü ve konuşmasına devam etti. O baş sallama; işte hükmünü vermişti cemaatin demirbaşı. “Al birini vur ötekine, hepsi aynı bunların.”

Eve gidince uzun bir süre öylece durdu Kerem. Sonunda o da bir hüküm vermişti. Madem öyleydi, madem bu Allah’ın nimeti ‘huşu’ ona nasip olmuyordu. O hâlde bir daha gitmeyecekti camiye. Nitekim epeyce bir vakitte adımını atmadı. Ne oldu da camiye geldi tekrar diye sorulacak olursa da onu anlatması uzun süreceğinden dolayı şimdilik es geçiyoruz.

Salih’in çevirdiği musluk başlığıyla birlikte mermere çarpan suyun sesi, Kerem’i o teravih akşamından günümüzün akşam vaktine getirmişti tekrar. “Yine başlıyoruz,” dedi Kerem. Ama Bekir amca onları fark etmemişti. Doğruca camiye doğru ilerlerken köşedeki bankta elif cüzü çalışan çocuklar gözüne ilişmiş, cebine yerleştirdiği gofretleri yine cebinden çıkarmadan avucunun içine alarak çocukların yanına gitmişti. Bu arada söylemek gerek, sert bir adam olsa da hisli bir amcaydı aynı zamanda Hacı Bekir. Mahallenin çocukları severdi Bekir amcalarını ve onun içinden her an gofret, şeker ya da bilimum şey çıkan ceplerini. 

Çocuklardan biri, yedi yaşlarında, elinde bir tebeşir, avlunun taşlarına herhâlde bugün kursta öğrendikleri harfleri çiziyordu. Hacı Bekir çocukların yanına yaklaştı, eğildi. Kerem onları çatık kaşlarla uzaktan izliyordu. Olur da Bekir amca bir şey söyler, çocukların hevesini kaçırır diye tetikte bekliyordu.

Hacı Bekir amca dikkatle çocuğun ne çizdiğini inceledi. İşte şimdi gerçekten başlayacaktı.

“Yanlış çiziyorsun, düzgün yap, eğri olmuş, böyle harf mi olur?”

 Ya da en mantıklısı: “Allah’ın harfi yere çizilir mi evladım?”

Ama bunların hiçbirini söylemedi o heybetli adam. Çocukların başını okşadı. Cebinde tuttuğu gofretleri çıkarıp çocuklara verdi sadece. Doğrulup da camiye doğru ilerlemeye devam ederken Kerem ve Salih’i gördü. Kısa bir baş selamı verdikten sonra bir süre daha gençlere baktı. 

Sanki gözleri mi dolmuştu Bekir amcanın? Kerem anlayamadı. 

Şimdi bağlamı tekrar gözden geçirme vaktiydi. Sessizliği insanı bunaltacak hâle gelen Salih, uzun zamandır inançları ve kendisi arasında ego kırılmaları yaşayan Kerem, tüm heybetine rağmen gözleri dolu dolu, bastonuna dayanmış hâlde zor ayakta duran Hacı Bekir amca ve yerde tebeşirle çizilmiş kocaman harfler: Elif, Be, Te, Se. Se peltek. Elif de epey yamuk.

Hacı Bekir iki dakika içinde bu hâle boşu boşuna gelmemişti tabii ki. O teravih akşamından sonra, Kerem’i bir daha camide görmemesine neden olacak sözlerinden yaklaşık bir hafta sonra yani, rüyasında; o avlusunda kendince zamane genci olarak tayin ettiği gençlerden birine okkalı bir ders verdiği camii tam da Bekir amca içeride namaz kılarken bir anda başına yıkılıvermişti. Cami enkazının altında Hakk’ın vaki olmasını çaresizce beklerken o zamane gencinin yüzü bir anda önünde belirmiş ve rüyasından kan ter içinde uyanmıştı. Hacı Bekir bu rüyayı gördükten sonra cami cemaatinin kıdemlilerinden olan, aynı zamanda rüya ilminden de anlayan, yine zamane gençlerinin diliyle Bekir amcanın cami best friendi Hasan amcayla birlikte rüya üzerine ciddi bir değerlendirme gerçekleştirdiler. Bu değerlendirme sonucundaysa Hasan amca, Hacı Bekir’e dönüp aynı kendisinin bir hafta önce Kerem’e yaptığı gibi başını sallayarak; “Azizim yıkmışsın gençlerin gönül Kâbe’sini.” demişti. Bunun ardından Hacı Bekir bu rüyayı belirli aralıklarla tekrar tekrar görmüş ve o gönül Kâbe’sini yıktığı gençten helallik almadan rahata eremeyeceğini anlamıştı.

İşte Hacı Bekir amcanın mavi gözleri Kerem’i görünce bu yüzden yaşlarla dolmuştu. Şimdi helalleşme vaktiydi. Gözündeki yaşları, yaşlı eliyle usuca silip gençlere yaklaştı. Kerem’se hâlâ şaşkındı fakat mavi gözlerdeki çipil çipil yaşları görünce yelkenleri suya indirmesi neredeyse an meselesi haline gelmişti. 

“Meğerse Elif’lerin belini biz bükmüşüz evladım.” dedi Hacı Bekir Kerem’e doğru. Bu da hikmetli bir laftı işte. Kerem bu sefer anlamıştı. Yanakları kızardı tekrar. Usulca başını önüne eğdi. Hacı Bekir, elini cebine atıp bir gofret daha çıkardı ve Kerem’in avucuna iliştirip elinin üstüne usulca birkaç kere vurdu. “Hakkını helal et.” dedi ve ağır adımlarla camiden içeri girdi.

Kerem oldukça şaşkındı. Bununla birlikte gönül dünyası da karışıktı. Kısa bir süre öylece durdu. Sonra akşam ezanı okunmaya başladı. 

“Allahu ekber,” 

“Allahu ekber.”

Ses minareden avluya, avludan sokağa, sokaktan tüm mahalleye yayıldı. Kerem tüm duygularıyla birlikte o sesin içinde kendini bir yer aradı. Her zamanki gibi önce bulamayacak gibi oldu. Sonra avucundaki gofrete baktı. Sanki imamın sesi onun etrafında bir silüet gibi şekil almış, daha sonra genişlemiş, genişlemiş ve Kerem için büyük bir nefes olmuştu. İçine çekti o nefesi Kerem. Salih’in omzuna koyduğu eliyle birlikte hafif bir tebessüm yerleşti suratına. Gofreti cebine koyup Hacı Bekir amcanın girerken açık bıraktığı kapıdan Salih’le birlikte camiye girdi.

En arka saftaydı Kerem. Bekir amcaysa en önde.

Namaz başladı. Kerem, tekbirini alırken ellerini kaldırdı. 

“Allahu ekber.” 

Ellerini bağladı. İçindeki ses sustu. İlk kez, uzun zamandır ilk kez, sessizlik vardı.

“Allahu ekber.”

Rükuya eğildi. Garip hissediyordu kendini. Hafifti. 

“Semi’allahu limen hamideh.”

Rabbena lekel hamd.

Secdeye vardı. Alnı caminin serin halısına değdi. Babasının sesi geldi tekrar kulağına:

“Oğlum rızkın kokusu budur.” 

Rızkın kokusu. Sadece ekmeğin değil, bu secdenin, bu eğriliğin, bu çabanın da bir rızık olduğunu düşündü. Ona verilmişti. Eğriydi, yamuktu, titriyordu. Ama onundu. 

Belki her şey yine biraz boşlukla dolacaktı. Belki yine çok üşenecekti. Belki o adamlar, o büyük adamlar tarafından çokça eleştirilecekti. Hatta dişini fırçalamaya bile üşenecekti olur da içindeki vicdan aklını çeler ve abdest alıp yatsı namazını kılmaya onu ikna eder diye. 

Ama olsundu. O da böyle olsundu.

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Melike Nur Coşkun