Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Devam Ediyor

Ada vapuruna binmeyecekti. Tren Kartal’dan geçerken böyle karar verdi. Hiçbir şey yapmamak üzere yola çıkmıştı. Üsküdar’da inecek, her zamanki sahafa uğrayacak, aynı raflara sekiz defa baktıktan sonra dokuzuncuya da bakacak ve sadece ilkinde kitaplarla ilgilenecek diğerlerinde raflardakine değil sonrasına gidecekti aklı. Buradan çıkınca ne yapacağız, diye sordu kendine. Bu aralar bir uğraş bulmak neden zor? Yalnızız. Yalnızlık tek başına hiçbir şey yapmamaya götürmez elbet. Ancak onunkisi kabul edilmiş ve başkasının mümkün olunmadığına inanılmış bir yalnızlıktı. Haliyle bir yerden bir yere gidilirken bir şeyin yapılmasından öte bir şeyin yapılmaması, mutlak uğraş kayıpları yaşanması oldukça normal bir durumdu. Aksi, yani bir amaç uğruna yapılacak şeyler ise olağan dışıydı. 

Trenden inen kalabalıkla uyuşmuyordu. Onun adımları daha sabit, yürüyüşü daha çekingendi. Küçük rotasını zihninde yürüdü geldi. Eklenebilecek ara durakları düşündü. Kısa sürede hepsinden vazgeçti. Rotasını bozmayacaktı. Yürüyen merdivenlerden çıkıyordu. Sağ taraftaydı. Solundan geçip gidiyorlardı. Gidenler bir müddet sonra gidemedi. Solunda durmak zorunda kaldı biri. Göz göze gelecekti. Vazgeçti. Daha ileriye baktı. Sonra sağa, keyifsizleşmişti. Olduğu yerden geri dönmek istese dönemeyeceğini düşününce daha da huysuzlandı. Nihayet bu çile çok uzun sürmedi. Biraz yürüdükten sonra bir merdiven daha çıkacaktı. Bu sefer yürüyen merdivenden çıkmak istemedi. Ancak diğeri de uzun sürecek ve yorulacaktı. Ayrıca eğer sadece o oradan çıkacak olursa bundan hoşlanmazdı. Kararsızlıkla ikisine de yakın yürüdü. Merdivenlere iyice yanaştığında aslında yürüyebileceğini düşünerek yürüyen merdivenden çıktı. Bu kez soldaydı. Arkasında bir kalabalık oluşmadan inceden inceye yürümek zorunda kaldı. Çabuk varmasından küçük bir memnuniyet duysa da bundan da rahatsızlık hissetti. Karşıya geçti. Küçük rotasına başladı.

Yavaş yürüyordu aslında ama köşede yumurta satan adamı hayli erken gördü. Dar sokaklara kolay çıktı. İnşaatlar vardı, kaldırımlara da taşmıştı. Arabalar oldukça seyrek geçiyor, geçenler de bu yoldan geçmeye mecbur oldukları için büyük pişmanlık duyuyordu. Tekerleklerine batacak bir çiviyle uğraşmamak için yolun solundaki kaldırıma daha yakın gidiyor yine de endişelerinden uzaklaşamıyorlardı. Farkındaydı. Az ilerideki ikinci elciye yeni eşyalar gelmişti. Arabanın yarısı kaldırımdaydı. Yolun boşluk durumuna göre arabanın içindekiler bir bir dükkâna taşınıyordu. Geçen arabalar karşıdaki dükkânın önündeki boşluğa sapıp ikinci elciyi geçtikten sonra kendilerini sola atıyorlardı. Onun gibi kaldırımdan geçen pek yoktu. Aşağı sokak daha boş olduğundan yoğunluk oradaydı. Bu sakinlik onu mutlu etmişti. Sahafa geldiğinde kapı önündeki sepete bakmadan, hemen içeri geçti. Kitapların sepet içinde olmasından nefret ederdi. Nedeni, hatta sevip sevmediği kendisine hiç sorulmadığı için kendisine bile nefretinin detaylarını sağlam temeller üzerinde açıklamamıştı. Belki sorulsa sebebini beğenmeyecek ve karşısındaki fikri daha anlamlı bulacaktı. Bilmiyordu. Mümkünse ona böyle şeyler sormasınlar istiyordu.

İçeri girince dükkân sahibini göremedi. Üst kattan sesler geliyordu, belli ki kitapları düzenliyordu. Dükkân beş adımlıktı. Her zamanki gibi önce geldiğinde uğradığı ilk yere yöneldi. Bu şöyle oldu: Arkasını döndü. Rafların kenarlarında numaralar yazılıydı. Büyük harfler ve numaralar. R42 gibi. Bunları pek iyi bildiğine seviniyordu. Gezintisi sonradan takılmış ve hangi mantıkla kodlanmış bilinmeyen bu numaraları içinden seslendirmesiyle başlıyordu. R32… Nobelli yazarlar katı. Kitapların ilk ya da üçüncü dördüncü basımları. İlkler genelde ciltli. Kitapları tek tek kontrol ediyor âdeta müfettiş gibi. Hiçbir eksilme yok. Güzel… Sonraki raf… Böyle böyle bir sütun, akabinde diğeri ve diğerleri… Beş adımın her köşesi tarandıktan sonra kısa bir yabancı diller kitaplığı. İngilizce basımlı kitapları karıştırış. Sevim aslında kitaptan çok iyi öğreniliyor biliyor musun derdi, onunla geldiklerinde de burayı sona bırakırlar ve iyice inceledikten sonra sevinçle, aslında daha önce de seçtiği, kitabı göstererek bunu almalıyız ama artık derdi. Ancak baş karakterimiz diğer raflardan yeterince numune almış biri olarak ve elemeye hiç yanaşmayarak başka zamana ertelerdi. Sevim bu durumdan oldukça rahatsız olurdu. Hep aynı bahaneyle gelmesi hoş değildi. Bu, bugün buna ise yarın başka bir şeye idi. Ona göre baş karakterimiz çok bencil davranıyordu, halbuki uyması gerekirdi. Bir şey paylaşmak istiyordu Sevim. O ise Sevim’in bir şey paylaşmak istediğini anlamıyordu, çocukluk ediyordu. Sevim’in katlanmasını bekliyor, kızınca kızdığı şeyin katlanmasını bekleyememesi olduğunu düşünüyordu. Acemiydi. Hayatı okumak konusunda yeteneğini güzel paylaştıramıyordu. Mutlak bir zaferin içerisinde değildi ancak yenilmiş de sayılmazdı. Öğrenmesi gereken şeyler vardı. Aslında buna pek de öğrenmek denemezdi. Doğal olmalıydı. Oysa her şeye hazırlanmak gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden çok çabalıyordu. Gerekli gereksiz her şeye. Gün sonunda yorgunluktan ve dünyayı anlamadığından şikâyet diyordu. 

Alper daha başarılıydı bu konuda. Gerçekçiydi. Hayatın içindendi. Yaşantısı da konuşması da hazırlıksız ve anlıktı. Biraz fevriydi, lafını söylerken fazla düşünmez ancak karşısındakini de kolay kırmazdı. Ondan her şeyiyle denemez ama çoğu yönüyle ayrıydı. Buna rağmen birebirde konuştuklarında dertleri aynıydı. Buna çok şaşırıyordu. Aynı olmaması gerektiğini düşünüyordu. Farklılıklar bulmaya çalışıyordu. Ekliyordu, eğiyordu, büküyordu ortaya sürüyordu. Kendi içinde bir netlik kazandırıyordu. Belli bir mantıktan Alper’e aktarıyordu. Ancak Alper’in ufak bir jestinde dahi sunduğu mantığın kolayca eridiğine şahit oluyordu. Vazgeçmiyordu, bir direniş de sergilemiyordu, erimeye devam ediyordu. Nihayetinde gündüzleri bir kuyuya taş atan adama benzemişti, akşamları kuyuya attığı taşların toplandığını bilmediğinden ertesi gün kuyunun bir gün dolacağı inancından hiç vazgeçmiyordu.

Elindeki kitabı hemen bırak. Kişisel gelişim köşesi hep böyle emirlerle dolu. Nefret ediyor kişiselden de gelişimden de. Hızlı geçiyor, yani bir adım daha atıyor. Büyük ansiklopediler, tabiat resimleri ve tablolar, rafların önüne üst üste istiflenmişler. Herkesin ilgisini kolay çekiyor bunlar ancak henüz buradan gidemediler. Çünkü kimse bunlara bir yer bulamaz evlerinde. Üsküdar ya da Türkiye’ye özgü bir şey mi bu? Evet. Bizim insanımız ihtimalleri gerçekleşmelerinden daha çok sever. Çünkü gerçekleşecek şeyin istedikleri asıl şey olmadığını, ancak üzerine iyi düşünülmemiş bir kopyası olduğunu bilir. Bizim insanımız daha hayaldeyken sonrasını da düşünür, biraz yorgunlarımız hayallerinde fazla uçtuklarını anladıklarında abarttıklarını hemencecik anlar ve acıyla sırıtırlar. Anlarsın. Öyle anlarsın ki diyecek başka bir şey bulamazsın, o ise ustaca sözü toparlar ve sana hayatın çıkmazlarını bir bir gösterir. İşte bunu sevgili halkım, tabiat okurum, keder arkadaşım hepimiz biliriz. 

Vitrinin önünde klasikler serisi. Rus klasiklerinin farklı yayınevi baskıları büyük bir alanı kaplıyor. Diğerleri de onların oluşturduğu boşluklara sıkışmış. Alın size dünya edebiyatı özeti. Bunu hiçbir sahaf bilinçli yapamaz. Aklına gelmez. Bu bakımdan bile gerçeğiyle -dünya edebiyatı gerçeğiyle- uyuşur. 

Dükkân sahibi aşağı inmemekte kararcı; dükkâna birinin geldiğini duymamış bile olabilir. Takılmayacak, hissedilmediği gibi çıkacak.

Küçük rotasının büyük bölümünü bitirdi. Şimdi geldiği yolu geri dönecek. Ancak farklı yoldan trene dönüyor. Dönüşte uğradığı sokak farklı anları hatırlatıyor ona. Bu farklı anlar sokağın iflah olmaz sesiyle öyle çok bölünüyor ki bir bütün halinde bir şeyi hatırlamak ve soluksuz özlemek içtenliği kayboluyor. Duygular açığa çıkamadığı için havada kalıyor, ışık etrafında dönüp duran, sıkça kafasını ışığa çarpan böcekler gibi çırpınıp duruyorlar. Karmaşanın bıraktığı etkiyle soğuk soğuk adımlıyor. İyice duygusuzlaştığından, bir daha öylesine yüce hislere erişemeyeceğinden endişeleniyor. Biraz da endişesiyle ilerliyor. Hızlanıyor. Sakinleştiğinde trene kadar geldiğini fark ediyor. Kendini sağa atıyor ve merdiven sırasına dahil oluyor. Ellerini montunun cebine sokuyor, bir kâğıdı evirip çeviriyor. Merdiven bitiminde insanlar dört bir yana dağılıyor. O bir kat daha inecek. Yürüyor diğer merdivene. Bu kez soldan adım adım iniyor. İnişi kısa sürüyor ama dert etmiyor. Usulca hattına geçiyor. Treni beklemeye koyuluyor. Her şey bu kadardı, tüm gizem bu gezintinin kendisindeydi diyor. Buna kendisini inandırıyor ve beklemeye…

 

Sayı: Sayı 16

Kategori: Öykü

Yazar: Sefa Fırat