Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Camın Ardından Gördüklerim

Canım benim, sen bu notu bulduğunda, ben ölmüş olacağım kesin. Of, asla sıradan biri olmak istemedim ama intihar notu yazarken bile klişeye kapılmamak imkansız. Zira dünyada yazılıp söylenebilecek her şey yazıldı ve söylendi. Anneciğin zaten yaşamaya güç bulamıyor bir de intihar notunu yazarken özgün olma kaygısı güdemeyecek maalesef. 🙂 Bana anlayış göstereceğini düşünüyorum canım. Neyse, bak şimdi sana çok acı ama aynı zamanda inanılmaz bir lütuf olan o gerçekten bahsedeceğim: Asla ama asla dışarıdan nasıl göründüğünü bilemeyeceksin. Tüm yaşamın, yüzde yüz aşinası olduğun, her kıvrımını, her kırışıklığını bildiğin tek bir bedende geçecek; ama sen, seni yaşarken seni göremeyen yüzlerce insandan biri olarak öleceksin, gerçekten de öleceksin, orası da ayrı bir gerçek. O yüzden hayatım, takma kafana bu kadar, yaşa gitsin. Herkes öyle yapıyor zaten. ‘E sen neden yapmadın?’ diyecek olursan biliyorsun balım, sıradan olmaktansa ölmeyi yeğlerim. Neyse, kaçtım ben. Bye.

Şu an tam olarak ne oluyordu, gerçekten bir şey oluyor muydu ve neredeydik? An itibariyle çok tuhaf bir durumdaydım. Ben kendimi dışarıdan nasıl izleyip görebiliyordum mesela? Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi. Gayri ihtiyari ayaklarıma baktım. Ulan hakikaten ayaklarım yerden kesilmişti, uçuyordum. Yok ya da yüzüyordum. Evet, havada yüzüyordum. Şu gözümün önünden geçen tuhaf turuncu kanatlı varlıklar koi balıkları mıydı? En son çok beğendiğim bir tabloda görmüştüm onları. Devasa bir nilüferi tavaf ediyorlardı. Sanki yüzeyde kendi yansımalarını kovalıyor gibiydiler. Hep kendini yakalamaya çalışan, ama her dokunuşta dağılan turuncu hayaletler…  Cidden turuncu koi balıkları mı bunlar, aslında tam bu renkte bir tokam vardı. Annemin saçlarıma iliştirdiği, en sevdiğim tokam. “Çok yakıştı.” demişti. Paramparça olmuştum. Hiçbir şey yakışmazdı bana, hiç bakmazdı çünkü suratıma. Yine bakmamıştı. Yalan söylemişti.

Aslında ellerimi kaldırsam sanki dokunacak gibiyim bu balıklara. Dokunsam ağlayacak gibi de. Of, ya Rabbi… İçimde geçmeyen bir sıkıntı var. Bir anda peyda oldu tam göğsümde. Koşmak isteyip koşamıyorum. Gitmek isteyip gidemiyorum. Birkaç kulaç atsam olacak gibi aslında ama… nefes de alamıyorum ki. Hareket ettikçe katılaşıyor sanki bedenim. Beton gibi ağırlaşıyorum. Biraz daha kulaç yukarı doğru, birkaç tekme birbiriyle uyumlu. Yukarı çıkmam lazım, nefes alamıyorum. Telaşlıyım epey, ulan cidden çıkmam lazım benim buradan, boğuluyorum ciddi ciddi. Saçlarım gözüme giriyor çırpınırken. Nefes alamıyorum. Boynumdaki bu eller kimin? Ay benimmiş. İyi de niye kendimi boğuyorum ben? Ağlayacak gibiyim. Bıraksam mı, çırpınmayı?

Ama yapacak çok şeyim vardı. Ona gidecektim. Hesap soracaktım. “Nasıl bırakırsın beni böyle ardında?” diyecektim.

Hem de bu koskoca alemde, tek başıma, nasıl bırakırsın beni?” diyecektim.

Ben bu çaresizliği çok iyi tanıyorum, sayende. Her şey senin sayende. Biliyor musun, saye gölge demekmiş. Senin gölgen çok ağır, çok koyu bir karanlık bıraktı üstümde. Ve sen de pek aydınlıkta değildin, ama neydi tüm ışıltıya sahipmiş gibi havalara girmelerin öyle? Madem sahiptin tüm ışıltıya, aydınlığa; olsaydın ya bize de göz aydınlığı? Olmadın, olmak istemedin. En kötüsü ve katlanamadığım şey bu: Yapabilirdin ve yapmadın. Kendini görmek istemedin, bakmadın bir kez olsun gözlerime, bakmadın. Ulan oysaki gözlerimin rengi çok güzel. Allah kahretmesin seni, gözümün rengini bile bilmiyorsun, ne biçim insansın sen be? Canımı yakan da bu ya, ben senin gözlerinin her hareketini sanki ölecekmişim gibi takip ederdim, rengini bilmek ne kelime, hatta biraz çam balı gibiydi gözlerin. Bazen sisli bir orman gibi. İşte bak, hâlâ hatırlıyorum.

Hatırlıyorum da bu bilgi ne işime yarıyor şu an? Aksine beni boğmaya devam ediyor. Biliyorum ki çıkamayacağım bu cendereden, sadece daha fazla yorulmak istemiyorum galiba. Akışa kapılmak istiyorum, sonsuz bir döngünün parçası olmak gibi.

Geniş, çeşitli dükkânlarla süslü kalabalık bir caddeden geçiyordu otobüs. Henüz İstanbul’dan çıkamamışlardı, oysaki epey olmuştu otobüse bineli. Kalabalık bir kız grubu vardı otobüste. Yeşillikle dolu, denize nazır bir kamp alanında hafta sonunu geçirmek üzere yola çıkmışlardı. Buluşma saatini de iş çıkış trafiğini hesaba katarak belirlemişlerdi ama evdeki hesap çarşıya uymamış, yine trafikte takılı kalmıştı bir otobüs dolusu genç kız. Çünkü o geniş caddede trafik ışıkları kırmızı yanmamasına rağmen araçlar ilerlemiyor, korna sesleri birbiri ardınca çalınarak caddedeki gürültüye eşlik ediyordu. Trafik ışıklarının olduğu kısımda eski, yırtık kıyafetli, cılız ve esmer bir adam, biraz boyu da vardı, yine kendisi gibi kirlenmiş kocaman bir oyuncak ayıyla kavga ediyordu.  Ayıyı tehdit ediyor, kollarından tutup havaya kaldırıyor ve peşi sıra yere çarpıyordu. Adam bir aralık ayıyı kollarıyla boyun kilidine alıp boğmaya bile kalktı ama ayının boynunda asılı duran kırmızı ip bu boğulma serüvenini farklı bir deneyimle daha önce de yaşadığını gösteriyordu. Otobüsün dışında olanlara karşılık, otobüsün içindeki sosyal iklim de oldukça ilgi çekiciydi. Ön tarafta oturan iki kişi şoförle güzergâhla ilgili konuşurken arkaya doğru ilerledikçe sessizce sohbet eden ikililer, uyuyanlar, müzik dinleyenler göze çarpıyordu. En arkada öndeki sakinliğe rağmen halay çekenler bile vardı. Oldukça ilginç bir sahneydi yani. İzlemesi de keyifliydi açıkçası. Ben de oradaydım; otobüsün içini temaşa ederken bir yandan da camdan yolu, gelip geçen insanları, kalabalığı, kısacası o geniş caddeyi ve olanları izliyordum. Adamın ayıyla alıp veremediği teferruatlı bir mesele vardı belli ki. Yoksa bu pembe ve kocaman ayı ile kimin ne derdi olabilirdi?  Kendi içime doğru gülmeden edemedim. Ufak bir gülüş koptu içimden, gerçekten komik bir sahneydi. Kafamı iki yana hafifçe salladım gülmeye devam ederken. Sonra caddenin kalanına ve sıralı dükkânlara bir göz gezdirdim. O sırada otobüs yavaş yavaş hareket etmeye, trafik açılmaya başlamıştı. Sıradan dükkânların arasında girişi pespembe plastik güllerle kaplı büyük bir kafe gördüm, görülmemesi imkânsızdı zaten böyle bir dış mekân dekorasyonuyla. Kafenin kapısının üzerinde üst katın balkon demirlerine kırmızı iplerle asılmış, pembe büyük pofuduk nesneler sallanıyordu. Az önce adamın yerden yere vurduğu ayının aynısıydı bunlar. Bir yandan da aynı balkondan başka bir adam boyunlarında bağlı olan ipleri balkon demirlerinden söküp ayıları dükkânın önündeki kaldırıma atıyordu. Pembe ayılar ruhsuz bir beden gibi yığılıyorlardı düştükleri yere.

Ruhsuz bir beden gibi… Annem gibi, annemin yere yığılan bedeni… ip…

Kalabalığın gürültüsü, arkada çalan Karadeniz türküleri yavaş yavaş boğuklaşıyordu sanki, uykuya dalar gibiydim. Bedenim çok ağırdı, ellerim yavaşça önümdeki cama dokunuyordu. Biri çok uzaklardan bağırıyordu, galiba ben bağırıyordum. Ama ne dediğimi niye duyamıyordum? Kendimi dışardan izliyor gibiydim.

Ağabey vallahi tertemiz bak. Şurasında burasında bir iki ufak pislik var ama çok hırpaladık ondan oldu. Yoksa tertemiz. Bulaşık makinesinde bir yıkamaya bakar, akça pakça olur. Bizim kendisiyle aramız bozuk, ondan biraz hırpalandık. Yüz yüze de bakamıyoruz artık. E el mecbur yani, göndermekten başka çaremiz kalmadı.

Eski, yırtık kıyafetli, cılız ve esmer adam az önce delicesine kavga ettiği pembe büyük oyuncak ayıyı yoldan bisikletiyle geçmekte olan yaşlı bir adama elli liraya satmaya çalışırken ve enteresan bir şekilde başarılı da olurken, oldukça samimi, biraz mahcup ve gerçekten içten bir üslupla yukarıdakileri söylüyordu. Tam o sırada trafik ışıklarının kaldırıma yakın girintisinde şehirler arası yolculuk yapan bir otobüs durmuş, içindeki yolcuların bir kısmı dışarı çıkmış bir kısmı ise içeride fenalaşan genç bir kızla ilgileniyorlardı. Genç kız elleri boynunda sanki bir şeyden kurtulmak ister gibi çırpınırken, acı çekercesine ağlıyordu.  Nerede olduğunu unutmuş; bilinmeyen, uzak bir diyarda hüzünlü ve yıkıcı bir hatıranın ortasında mahsur kalmış birinin çaresizliği vardı bu ağlayışta. Genç kızın etrafında otobüs yolcularının birkaçından mürekkep bir topluluk oluşmuş, kimi kıza su uzatıyor, kimi bu suyu yüzüne çarparak onu kendine getirmek için çabalıyor, kimi ise kızın ellerini sıkıca tuttuğu boynundan ayırmaya çalışıyordu. Tüm bu uğraşlar kısa denilemeyecek ama uzun da sayılmayan bir süre sonunda başarıya ulaşmaya yakın bir noktaya getirmişti mevcut durumu. Genç kız artık ağlamıyor, nispeten daha sakin bir şekilde içini çekmeye devam ediyor ve kendisine uzatılan su şişesinden ufak yudumlar alarak etrafındaki insanlara iyi olduğunu söylüyordu. Koltuğunda,  kendine yaşananlar sonucu ne kadar rahat olabileceği meçhul bir yer bulduktan sonra başını az evvel etrafı izlediği cama yaslayarak gözlerini kapatmış, belki o acı hatıraları düşünüyor belki de uyumaya çalışıyordu. Otobüsten bir elinde birkaç kağıt ve tükenmez kalem olan kısa boylu, beyaz tenli ve yuvarlak suratlı bir hanım inmiş, zorlukla dizginlediği telaşına rağmen sakin bir sesle dışarıya dağılmış yolculara “Arkadaşlar araçtan inmiyoruz, hava alsın diye kapıyı açıyoruz. Lütfen yerlerimize geçelim.” diye bağırıyor ve dışarıdaki yolcuları hareket etmek üzere olan araca çağırıyordu. Otobüsün dağılmış, her anlamda dağılmış olan da dahil, yolcuları durumdan sıkılmış, bazıları memnuniyetsiz, bazıları hadsiz bir merak güderek ve beyaz tenli hanımın çağrısına icabet ederek yavaşça tekrar otobüse yerleşmeye başlamışlardı. Tüm yolcular yerlerine geçtiklerinde şoför dikiz aynasından otobüsün içine doğru bıkkın bakışlar attıktan sonra yavaşça gaz pedalına bastı. Halay çekenler tempo tutmayı sürdürdü. Bazıları kendi aralarında olanların dedikodusunu fısıldamaya başladı, herkes olaya şahit olsa da kibir ve merakla sorulan ‘Ne oldu, ne oldu?’ soruları fısıltılar ve fısıltıcılar arasında peydah oldu. İnsan nasıl bir varlıktı? Sanki az önceki gibi olaylar hiç yaşanmıyor; insanlar yürürken, konuşurken, dünyanın en basit ve karmaşık işleriyle uğraşırken kendileriyle hiç çarpışmıyor gibi, hiç kafalarındaki yamuklukları görmüyorlar gibi, olaylar vuku bulduğunda ilk defa yaşıyormuşçasına nasıl tepki verebiliyorlardı?

Tüm bunlar yaşanırken zar zor açılmış trafiğe yeni bir trafik bahanesi ekleniyor, caddenin köşesindeki küçük kuruyemişçi dükkânından bir kuruyemişçi aheste aheste leblebi kavuruyordu. Leblebilerin kavruk kokusu caddeye dağılıyor, bisikletli yaşlı adam pembe ayıcığı kucağına sıkıştırmış bir şekilde caddenin sonuna doğru ilerliyordu. Otobüsün camında, genç kızın silüetiyle ayıcığın hırpalanmış kolu üst üste düştü. Şoför vitesi yükselterek hızlandı. Caddenin sonundaki trafik ışığı, yeşilden tekrar kırmızıya geçerken uzun bir süre yeşil ışığa dönemeyecek şekilde bozulmuştu.

 

Sayı: Sayı 13

Kategori: Öykü

Yazar: Melike Nur Coşkun