Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bundan Yirmi Yıllar Önce Bir

Bir şeylerden yirmi yıllar önce ya da yirmi yıllar sonra gerçi yirmi yıllar sonrayı takdir ve tayin edemeyeceğimizden o muğlaklığıyla kalır ama yirmi yıllar önce, ki varsa öyle bir önce işte orada dahi güçlü bir can sıkıntısı kendisini insanına tanıtıyordur. Kemâl bu tanışma faslına erecek yaşa geldiğinde ilkin beklenmedik bir olgunluk sergiledi ardından ise bu bahsi elinden geldiğince uzatmak istedi. Çünkü annesi mutfaktaydı, babası uyuyordu, ablası ise üniversitedeydi. Onunla ilgilenecek kimse yokken gelen bu misafiri geri çevirmesi imkânsızdı. 

İşsizdi. Bundan yirmi yıl önce, ki vardı öyle zamanlar, Kemâl üniversiteye gidiyordu. Okurken ömrünü sınıflarına ayırmak macerasına girişmişti çoğu kez. Lisansı 3.5 üstü ortalama ile bitirme- staj defterini dolu teslim etme- bölümde dereceye girebilme- kitabî bilgiden saha bilgisine tekamül etme- askerlik -işe girme – evlenme – çocuk- kemâle erme. Ömrünün yakın geleceğini daha açık kategorilere ayırırken sonrasını başlıklar hüviyetinde bırakması onu rahatsız etmiyordu. Çünkü bir fermuar gibi ilerlemek gerekiyordu zaten. İlerinin çok açık olması işin doğallığındandı. Zararı yoktu. 

Odasının penceresi küçük bir bahçeye bakıyordu. Bahçede kayısı ağacı vardı. Binanın sahibinin babası dikmişti zamanında. Her mayıs ayında önce açan gülleriyle etrafı süslüyor, takip eden aylarda da kayısılarını dallarının arasına iliştiriyordu. Kemâl korkuluğun arasında sıkışan dalları sıyırarak kayısıları topluyor ve yiyordu. Kayısıyı seviyordu. Ağacın dallarının korkuluğu sarmasını da. İlkbahar ve yaz, ağacın kendisini gerçekten bir ağaç olarak gördüğü zamanlardı. Sonbahar ve kış öyle değildi. Öncesinde ne ise hepsinden mahrum kalıyordu diğer aylar. Arka mahalleyi kapatıyorsa yazın, kışın caddeden geçen kedileri dahi gösteriyordu. Saklayamıyordu. Dahası pencereden baktığında ana figür olamıyordu. Kemâl gibi geçmişini bilmeyen de bir zamanlar ne olduğunu akledemiyordu. Kemâl akledebildiği için ağacın burukluğunu hissedebiliyordu. Yeniden dirileceğini biliyordu ve bugünlerin geçeceği malumdu. İsteği, ihtişamını yakaladığında ağacın bugünüyle birlikte geçmişinin de bilinmesiydi. Büyük bir sabır vardı bu hikâyede. Hikâye deyince gerçeklik kopuyor hatta. Bu bir yaşamdı, gerçekti. Büyük bir gerçeklik vardı burada: Büyüklü gerçekçilik. 

İkindi vakitleri daha çok düşünüyordu. Onun insanları-yakınlarındakiler- ikindi vakitlerinde uyuyorlardı. Kemâl ise uyumak istemiyordu. Uyumaktansa düşünmek istiyordu. Meşgul olmak istiyordu. Hâlihazırda belirlenmiş bir meşguliyeti, uğruna çaba harcayacağı yahut ondan beklenen küçük ev işleri yoktu. Odasında oturuyordu. Otursundu. Zaten bir yaştan sonra hep işti hayat. Şimdi oturması iyiydi bile. Uzun bir dinlenme fırsatı vardı. Ancak Kemâl onlar gibi düşünmüyordu. Yaşanmamış bir hayatın yorgunluğunu hissedemiyordu. Yaşadıktan sonra yorulmak, yorulduktan sonra dinlenmek istiyordu. Yaşamadan yorulmuş gibi yapmak, yorulmuş gibi yaptıktan sonra dinlenmek sahici değildi. Sahici olmadığından huzur alamıyordu. O yüzden istemiyordu. Düşünüyordu. Etrafını gözlemliyordu. Odasına yeniden ve yeniden bakıyordu. Kitaplığını inceliyordu. Ortaokul ve lisedeki ödevleri saymazsak pek kitap okumuş sayılmazdı. Ancak kitaplarla arasına mesafe koymuş da değildi. Kitaplar durdukları yerde iyiydi ona göre. Alınıp okunsalar da olurdu rafta dursalar da. Hayıflanmak ona göre değildi. Üniversite arkadaşı Sami derslere yoğun çalışmaktan dolayı kitap okuyamadığından yakınırdı. Kemâl azar azar ve sık sık tekrarlarla çalışırdı ve bu onun zamanını çok almazdı. Hâliyle derslere Sami kadar yoğun çalışmadığından ve kitap okuyamadığından şikayetçi değildi. İkisi de onun için bir hedef ve amaç değildi. Varlardı, dünya böyle belirli yaşam parçalarından ibaretti o kadar. 

Dünya neydi? Evet, gayet makul ve üzerine düşünülebilir bir soruydu. Aklına irili ufaklı, anlamlı anlamsız tek kelime birden fazla kelime, hatta cümleler dolu cevap geliyordu. Bunları yazmayacaktı. Ancak soru üzerine cevaplar üretirken Remzi dedesinin hediye ettiği defteri görünce yazmadan duramadı. Son düşündüğü cevapları acele acele yazarken ilkin aklına gelenleri de hatırlamaya çalıştı. Birkaç satır yazdıktan sonra yine tıkandı. Hatırlayamadı. Yenilerine de isteği kalmadı. İlk verdiği cevaplar Kemâl’e daha yerinde cevaplar olarak görünüyordu. Onlar kadar iyisini bulamadığını düşündüğünden gelen her yeni cevabı kolaylıkla eledi. Neydi ve ne olmalıydı dünya? Yazdıklarını tekrar okudu. Tatmin olmadı. Dışarı baktı. Pencereden. Kağıda baktı. Dirseğini masaya sabitleyip elini alnına dayadı. Gözünü kapattı. Bir müddet öylece durdu. Sessizleşince devamlı küçük şiddetle ses çıkaran ince sesleri duymaya başladı. Onların nerelerden geldiği ve ne sesi olduğunu anlamaya çalıştı. Hepsini tanımladı. Gözünü açtı. Esnedi. Dışarı çıkmayı düşündü. Sadece yürüyüp eve dönmek istemedi. Bir iş aradı kendine. Bir şey için çıkıp dönmek istiyordu. Eniştesinin yanına gidebilirdi. Hem onunla da konuşurdu biraz. O çalıştığı için bu vakitlerde uyuyamazdı. Evde olsa uyurdu ama. Hazırlandı. Evden sessizce çıktı. Durağa geçti. Otobüsü bekledi. Beklerken dünya nedir sorusuna verdiği ilk cevaplar patır patır düştü aklına. Sırıttı. Cebindeki küçük deftere not edecek cesareti olsa sırıttıktan sonra yazardı ama cesaret edemedi. Otobüse bindi. Otobüs doluydu. Ayaktaydı. Pencereden dışarıyı seyretti. Yolda gördüklerine hayat biçti. Kimisi yolda başıboş yürüyordu. Düşündü ki aslında başıboş yürümeyi pek sevmiyor ama evde oturacak kadar da kafası dingin değil, onu yürüten bir sebep var. Kimi bebek arabasındaki çocuğuyla parkta oturuyordu. Düşündü ki aslında arabadaki çocuktansa annenin parkta oturmaya ihtiyacı vardı o yüzden buraya geldiler. Çocuğun bu kadar gülmesinin nedeni parktan değil annesinin burada hava almasının mutluluğunu gördüğünden. Biri hurdaları toplamış arabasını ilerletiyor, ara sokaklara bakış atıyor ama onu caddeden ayıracak o sokağı bulamıyordu. Düşündü ki biraz daha doldururum arabayı diye çoğu sokaktan eli boş döndü artık ona hurda çıkacak sokağı da çıkmayacak sokağı da anlıyor. Biri annesiyle beraber yolda yavaş yavaş yürüyor. Düşündü ki sabah gaz kokusuyla uyanmış olacaklar ki evdeki koku dağılsın diye dışarıda yürüyorlar… Böyle böyle yolu bitirdi. Bir önceki durakta indi. Biraz da yürüyecekti. İndiğinde kendisini hikâyesine dahil edecek sıkılgan ama saldırgan olmayan bir ruh aradı. Rast geldiyse bile kafasını sola çevirmediğinden bulamadı. Yürüdü. Yürürken hikâyesini, gerçeğini düşündü. Düşünmekle geçen bir ömür. Yarısı daha. Diğer yarısı da bitince de pek bir şey olmuyor. Önceki yarısı böyle anlatılıyor işte. O kadar. Ancak biraz daha yürüdü Kemâl. Birazdan bir ağacın kaldırımı ortadan ikiye böldüğünü, kaldırımdan geçen insanların sağa ve sola hareket etme mecburiyetinde bıraktığını gördü. Kaldırdı kafasını ağaca baktı. Bir yaprak dalından koptuğu gibi tepeden aşağı süzüldü. Yere düşecek şimdi dedi Kemâl. Yaprağı izledi. Yaprak süzülüp dalda kaldı. Dalda kalınca üzüldü Kemâl. Tahmini tutmadı diye değil. Düşen yaprağın aynı ağacın başka dalında durabildiğini ama orada pek tutunamayacağını görmüş oldu. 

Dünya nedir Kemâl deseydi biri, belki dünya nedir demiştir Kemâl’i o sıra izleyen başka biri. Dünya yanılmaktır. Yanıldığının acıyla farkına varmaktır derdi o an… 

Bundan yirmi yıl önce sıkılgan ama saldırgan olmayan ruhuyla Kemâl can sıkıntısını tanıdıktan sonra ürkmedi ve kovmadı başından. Onunla konuştu. Ona kendini anlattı. Ona başkalarını anlattı. Başkaları hakkında yanıldı. Yanıldığını anladı. Can sıkıntısı onun kendisinden kaçmadığı gibi o yanıldığında da ondan kaçmadı. 

Bundan yirmi yıl öncesi kadar böylesi bir samimi tanışıklık, yirmi yıl boyunca aynı ağacı seyretmek ve farklı ağaçları seyretmek, aynı defteri doldurmak ve farklı defterleri doldurmak, aynı otobüse binmek ve farklı otobüslere binmek, farklı insanlarla tanışmadan onlara hikâye uydurmak ve o insanlardan bazılarıyla tanışıp hikâyeler konusunda yanılmak, kayısı yemek ve korkuluğu saran dalları sıyırmak, lisansı 3.62 ortalama ile bitirmek ve staj defterini dolu dolu doldurmak, bölümde dereceye girememek ama güçlü bir saha bilgisi edinmek, askere gitmek ve memur olmak, evlenmek ve çocuk büyütmek ve büyümekle geçti. 

Şimdiden yirmi yıl sonrasını takdir ve tayin edemeyeceğimizden o muğlaklığıyla kalır ancak varsa böyle bir yirmi yıl Kemâl, o yaprağın söylediği gibi bundan yirmi yıllar önce bir… adında hikâyesinden, gerçeğinden kemâllik devşirecek. 

 

Sayı: Sayı 17

Kategori: Öykü

Yazar: Sefa Fırat