Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bozkırın Denizle Barıştığı Gün

Yaşlandım. İhtiyar bir kadınım artık. Bu ansızın olmadı elbet. Gün gün, gece gece seyreden bir zamanla oldu. Su gibi geçti zaman, geldi geçti benim ömrüm demek istiyorum ben de gençlere. Dilimin ucuna geliyor bazen. Fakat yalan söylemiş olurum, biliyorum. 

Benim ömrüm su gibi geçmedi. 

Göz açıp kapayıncaya kadar da ermedim bu yaşa. Gün ve geceleri büyük emekler, özveriler ve metanetle devirdim ard arda. Ağır akan bir nehirdi ömrüm ve binlerce hamd ki işte bu yaşa erdim. İhtiyarlığın gri hırkası omuzlarıma nihayet bir teselli gibi örtüldü. Gözlerimi kısıp uzun düşüncelere dalıyorum, vaktim bol ve bereketli.  

Bulunduğum meclise hiç de uygun düşmeyen şakalar yaptığımda birbirleriyle bir an göz göze gelip ardından derhal toparlanıp, kibarca ve zoraki gülümsüyor etrafımdakiler. Onların bu umarsızca gülerkenki hâlleri beni keyiflendiriyor ne yalan söyleyeyim. İhtiyarlıkta türlü çeşit eğlence buluyor insan kendisine. Yaşlılığın en sevdiğim yanı zannımca bu oldu. İdare edilmenin lezzetini ben de tattım a dostlar! Ne güzelmiş meğer. Bir ömür türlü tuhaflığına katlanıp, sabırla idare ettiğimiz insanlar bu lezzetin müptelası kimselermiş meğer. Ömrümün bu demlerinde en hayretamiz bulduğum şey ise şu oldu; gençler sizin duyu organlarınızın işlevlerini hepten yitirdiğini sanıyor. Gözünüzün önünde gözleriyle sizi işaret ediyor, mimikleriyle hakkınızda türlü imada bulunuyor, garip el kol hareketleriyle sizden sıkılıp bunaldığını gösteriyor. Hayret ettiğim şu ki; bunların hiç birini benim görüp duymadığımı farzediyorlar.  Şöyle bir hatıralara uzanayım, Emirgan’ı anlatayım diyecek olayım farz- misal, seslerini alçatmaya bile pek ihtiyaç duymadan “yine başladı” diyorlar usançla. Ne ayıp ne rezalet şey Ya Rabbi! Nereden peyda oldu görmediğim işitmediğim inancı!. Gerçi şikâyete de hakkım yok işin doğrusu, buna biraz da ben meydan verdim. Bu tedbirsiz hâlleri hoşuma gitti de ilkin, görmez, duymaz, ayırdına varmaz göründüm. Onlar da baktılar bir şeyden anladığım yok iyice su koyuverdiler. Yanımdayken birbirleriyle her bir şeyi serbestçe  konuşmaya başladılar. Fakat yoo bu iş nihayetinde edepsizliğe vardı, buna bir dur demek lazım. A çocuğum siz giderken ben dönüyordum o sıra, dediğinizi daha sizin aklınıza düşmeden bilirim ben.

Bu keratalar İstanbul hatıralarımın kıymetini de takdir edemiyorlar. İyisi mi ben size anlatayım. Nereden başlasam bu güzide şehirde başlayan sergüzeştime?

             

Evvela Erzincan diyeyim o vakit.

Yetmiş beş yaşındayım. Ömrümün on yedi senesi Erzincan’da geçti. Orada doğdum, orada yürüdüm. Büyüdüm on yedime erdim ki İstanbul’a göçtük. Ne korkmuştuk anneciğimle, ne telaşlanmıştık Haydarpaşa Garı’nın kalabalığına karışınca. Kulaklarımız uğuldamış, gözlerimiz kararmıştı garın hercümerci karşısında. Tüm ahali oraya üşüşmüş gibi gelmişti bize. İyice sokulmuştuk annemle birbirimize. Bereket babam başımızdaydı, metanetliydi, ne yaptığını bilen bir hâli vardı. Belirli aralıklarla mal almak için İstanbul’a gidip geliyordu, aşinaydı şehrin keşmekeşine.

Ben de çabucak alıştım bu yeni yaşantımıza. Gençtim. Yaş ağaçtım. Kolay eğiliyor, çabucak alışıyordum yeni olan her şeye. Kolay seviniyor kolay üzülüyor zahmetsizce unutuyordum geride kalanı. Annem içinse işler pek zor oldu. Evvel ezel tedirgin bir ruhtu. Üzerine bir de doğup büyüdüğü, gelin olduğu memleketini terk edince hepten mahzunlaşmıştı. Aklı eski komşularında, ardında bıraktığı evimizde kalmıştı. Bir nevi yas tutuyor, kalbinin kapılarını İstanbul’a bir türlü açmak bilmiyordu. Oysa Emirgan ne zarif tıklatıyordu anacığımın gönül kapısını.

Kapının tokmağını bir gün tarihi Çınaraltı’ndaki çay bahçelerinin mahmur gölgeliği vuruyordu, öteki gün Emirgan sahilinin neşeli cıvıltısı, bir diğer günse Emirgan korusunun asude güzelliği. Babam annemi biraz olsun neşelendirmeye gayret ediyordu. Annemse her teklif ve davetini bir an olsun düşünmeden reddediyordu. Annemin şeytanının bacağını yine komşu hanımlar kırdılar. Kadını kadının yurdu bellemiş olan annem yeni komşularının gezinti tekliflerini geçiştirmekten ar edip en nihayetinde kabul etmeye başlamıştı.

Hanım taifesinin neşeli eşliğiyle gardı yavaş yavaş iniyordu. Gezmelerden yanakları al al dönüyordu. Eve gelir gelmez, büyük bir bardak soğuk su içer, alelacele çoraplarını çıkarır, koltuğun kenarına asıverirdi.  Soluğunun nizama girmesini bekleyemeden başlardı cıvıldamaya. Pek güzelmiş doğrusu şu Emirgan, taze bahar dalını andıran on beşinde  kız gibiymiş. Tanıdıkça seviyormuş insan. Ne iyi etmişler de gelmişler, bahtı ne güzelmiş anneciğimin de buralarda yaşamak nasip olmuş ona ah! Evvela Koru! Aman Ya Rabbi ne görülmeye değer şeymiş. O ne letafet o ne huzur ve güzellikmiş öyle. Sahilden koruya daracık merdivenlerden çıkmışlar Zinnur Hanım o kiloyla bana mısın dememiş. O sevincin, dinçliğin sebebini annem koruya varınca anlamış.

İstanbul Boğazının kıyısında, genişçe bir alana yayılan yemyeşil bir güzellik. “İnsan nasıl sevmesin?” diye sorup duraklıyor annem. Sonra başlıyor Emirgan Korusu’nun  içindeki köşkleri anlatmaya. Sarı, Beyaz ve Pembe Köşk. Ama illaki Sarı Köşk. Kuş yuvası şeklinde oluşunu hüzünlü bir sevgiyle seviyor. Erzincan’da ki evimizde unuttuğumuz kuş yuvası şeklindeki gece lambamıza benzetiyor anacığım. Sözün burasında tam ağlayacak gibi oluyor ki Çınaraltı’ndaki çay bahçeleri düşüyor aklına, neşesi geri geliyor. “Şu komşu Zinnur Hanım da ne âlem doğrusu, hiç yorulmak bilmez mi koca kadın, deli taylar gibi ordan oraya.” Çınaraltı çay bahçelerine de gidelim diye yalvarmış. Bir ısrar bir kıyamet. Anneciğim yalandan nazlanmayı pek iyi becerirdi, ne yakışırdı ona. Zinnur Hanım kabul etmemiş, kolundan tuttuğu gibi Çınaraltı’na götürmüş. Aman ne şenlikli yer. Bütün İstanbul ahalisi oraya avdet etmiş sanacak olmuş validem. Boğaza karşı çayını kahveni yudumla, çoluk çocuğunla keyif et oh.

Babam defaatle anlatmıştı ona Çınaraltı Çay Bahçesi’ni. Oradaki kahvehane arkadaşlarını, meclisini özledikçe çay bahçesine gider Boğaz’a karşı çay içer, sigarasını tüttürürdü. Onun yeni mevkiindeki güvenli limanı orasıydı besbelli. Sahile yakın bir caddede dükkânını açmıştı, Allah işlerine muvaffakiyet vermişti, bereket ihsan etmişti. Tek kederi annemin hüznüydü, o hüzün de yerini utangaç bir neşeye, çocuksu bir coşkuya bırakmıştı öyleyse ne tasa! 

Komşularımızın hoşgeldiniz ziyareti için evimize teşrif ettiği gün, annemin son endişesi de bertaraf oluyor. Komşu hanımlar, bilhassa Zinnur Hanım teyze, annemin özenle ve bir parça endişeyle hazırladığı Erzincan ketesine, memleketten getirdiğimiz Erzincan tulumuna bayılıyor, methiyeler düzüyorlar. Hele mutfağın bir köşesinde gördükleri, Erzincan’da aşağı yukarı her evde bulunan meşhur bakır semavere şaheser muamelesi yapıyorlar. Annemin gururu okşanıyor, göğsü kabarıyor. Yeni girdiği cemiyete kabul edildiğini hissediyor. O günden sonra daha da canlanıyor. Nisan ayını bekliyor heyecanla, korunun milyonlarca laleyle kuşandığı, örtüsünü kapan ahalinin piknik için koruya koştuğu o güzide zaman dilimini.

Hasılı efendim, sizler de torunlar gibi homurdanmadan sözlerimi hitama erdireyim. Munzur’dan Boğaz’a uzanan duayı Cenab-ı Mevla dergâhında kabul buyurmuştu. Emirgan bizi bağrına basmış, biz de elini öpüp başımıza koymuştuk.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Öykü

Yazar: Şeyma Ergöktaş