Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bırakmak Bitirmenin Yarısıdır

Başlamak bitirmenin yarısıdır derler. Zira bir işin, meşgalenin sürmesi ve nihai bir yere gelmesi tam da bu eylemi zorunlu kılar. Fakat buna mukabil bırakmanın da pek tabii ki  bitirmenin yarısı olabileceği, hatta kimi zaman bırakarak bir işi en olgun seviyeye çıkarmanın muhal olmayacağı kanaatindeyim. En iyi yaptığımız iş, en becerikli olduğumuz alan, en başarılı olduğumuz konu, bizi muvaffak kılmaya ve usta sıfatına layık olmaya kabilse de hayatımızın hatasına dönüşmeye de bir o kadar müsaittir. ‘Her’ kipiyle rutinleşmiş ve monotonluğa evrilerek meydana getirdiğimiz üretimlerimiz yahut yaratımlarımız fabrikasyon niteliğine hapsolmaya gebedir. Birbirinin bu kadar aynı giden süreçlerin deneyim hasılatı, saati bir ileri bir geri oynatmaktan ya da haybeye kürek çekmekten berî değildir handiyse. İşbu durumda işimize mahsus herhangi bir işlemci sorunuyla karşılaşmak elde edebileceğimiz bir gösterge olmaktan da çıkar üstelik. Sekteye uğratılamayacağımızı düşünecek kadar, kendi sürekliliğimizi sahneleyen performatif bir yanılsamanın içine düşmüşüzdür çünkü. Dolayısıyla akışın sürekliliği ve sürekliliğin bir esas, hatta bir baskı hâline gelmesi, parazitleri perdelemek için yeterli bir işlevi haiz olur.  

Söz gelimi, çaldığımız enstrümanın notalarının yerini iyi bellemişsek ve doğru sesi çıkarmakta mahir duruma gelmişsek bir ara durup konumumuzun, açımızın yerini teyit etmekten sarfınazar ederiz. Böyle bir anda zanaatimizin teorisyeni olmak, ikincil bir mevkinin oyunu olur çünkü amelimiz şov nesnesi haline gelmiştir. Bu durumda icramıza dışarıdan bakmak ve onu terbiye etmek (güncellemek/geliştirmek) beyhudeleşir. Müziğin sesinde cızırtı yoksa, ne prova yapmanın ne de ritmi takip etmenin önemi kalır. Dolayısıyla işimize saygı, bağımlılık arz eder, bağlılık değil. Whiplash filmini hatırlarsak; okulun orkestra şefi olan Fletcher için öğrencilerin enstrümanı değil, enstrümanın öğrencileri çalması gerekiyordu. Müziğin insan ürünü olmaktan çıkarması için kurulan bir düzenekti bu ve dünya çapında bir baterici olmaya kilitlenmiş öğrenci Andrew’ün bu tuzağa düşmesi hiç zaman almamıştı. Finalde, Fletcher’ın fiziki ve ruhi kurbanı olmasına karşın, o çok iyi olduğu parçaya karşı koyamamış, bateri çubuklarıyla titreştirdiği notalar parmaklarından akan kanlar olarak adeta davulun içine sızmış, Andrew baterinin içine gömülmüştür. 

Neticede bağımlılığa dolanmış bir eylemin erdemi, çürük bir zemine ev inşa etmek gibidir; tesis edilir lakin hangi aralıkta çökeceği tehlikeli bir muammanın pençesindedir. Bina üzerine, şartlar el verdikçe yeni bir kat çıkıp durulur; gökyüzü atmosferi delemeyeceğini bildiğinden gökdelenlerin boşlukta boy göstermesine izin verir. Fakat göğün enginliğine kapılıp giden mimar, bu suretle performans öznesi olmuştur ve kurduğu yapı da gösteriş kumkumalığından başka bir görev icra edemeyecektir. Buradan sonra asıl yıkım başlar, zira inşaatın bizatihi kendisi potansiyel tüm meziyetlerinden tesviye edilmiştir. Eylemselliğin homojen dinamiği, otantiklikten menkul bir ürün olmaya icbar edilmiştir. Nitekim bu devasa bina bir gün çöküp yıkıldığında, o zaman hafızaya pelesenk olan sadece, heybetiyle, ihtişamıyla her an devinip duran bir eserin trajedisi olur. Hedef doğrultusunu şaşırmış, katlar yukarıdan aşağıya birbirini trajik şekilde çiğnemiş; kabiliyet, hor hakir görülecek meşum bir maraza tevil edilmiştir. Yapabiliyor olmak yapmanın bir ve tek saiki olduğunda, yapılageleni itmam etmeye mekaniksel olarak programlanırız; burada istikrarla itmam birbirine karışır, oysa olması gereken, istikrara itina sınırı çekmek ve asli başarının tevekküle şamil olmasına çabalamaktır. 

İnsana ancak gücü yettiği kadar yüklenmez, ‘daha fazla, daha çok, daha ve daha’ diyen düzende. Yükü optimize etmeye tevessül eden kimse acemi çaylaklar topluluğuna üyedir. Yüklenebileceğinden fazlasına dönük tamahkârlıksa, gayretkeş mimarı, erbâb-ı san’at’ın başarılılar koluna taltif ettirir. Muteber klasifikasyon, duyuları aşan; insanüstü, doğaüstü, özcesi beklenti ve hedefüstü çıktıyı iyiler bünyesine dahil etmektir. Oysa istikrarüstü bir uğraşın niyeti bozuktur. Çünkü despot bir efendiye dahi ihtiyaç duymaksızın kendi kendinin diktatoryasını ilan eder. Kendine şerri vardır böyle kişinin. Hayır ola-durum’un hayrını sömürür durur, eline geçen mahsulatı örseler. Üretimden, aklını tutuklattığı randımanı elde edemeyince, hırpaladığı semeresine gerekirse canını feda eder ki böyle büyük bir özveriden murat, kusursuzluğu mutlak kritere tahvil etmektir. İcap ederse saçını yolar, gözünü oyar, kulağını patlatır, ruhunu yıpratır, hayatının her köşe taşını pürmelal bir hâle gark eder. Bu içler acısı vaziyete düşmüşlük, umulan  gayeyi kökten tahrif eder. Kendi çizdiği planı, yine kendi ihtiras penceresinden açtığı patronaj ile bozguna uğratmıştır. Bu bir bakıma, seyircinin gözünü kaçırmak isteyip de pek başarılı olamadığı bir oyun olarak kapital komedyadır. Unsurları aynı hezeyanlardan mütevellit bu oyunda, koltukta seyirci olmakla sahnede oyuncu olmak arasında hiç mi hiç fark yoktur. Bir halterci gibi dokuz yüz katlı hırs küpünü taşıyan başrol, kan ter içinde kalmış ancak taşıdığı küpün boyutlarının ne sınırı ne sonu kadrajdadır, kendini neyin altında ezilmeye ramak bıraktığı flulaşmış, anlaşılamamaktadır. 

Denebilirse, akıbeti, pürüzsüz bir dik duruşa ulaştıracak şey, geceyi gündüze katmak ya da tamamsız bir ilerleyişin bayraktarlığını yapmak değildir. Yorulmayı, durmayı, geri çekilmeyi, vazgeçmeyi acizlik kategorisine dahil edip düşkünlük ile bir tutmak, rijit bir yönetimin diktesidir ancak. Zaman pinekliyor mu ki eylem anın geleceğini sorguluyor? Bir süreç uzatılacaksa, olsa olsa bir elif miktarı ya da en çok dört elif miktar kadarı kâfidir pekâlâ. Bunun ötesi, ölçüsüz bir esneklikle beraber faaliyet direğini eğip yamultmak ve devrilebilir olduğu tehlikesini gören gözlere her an fısıldamaktır.

Sayı: Sayı 19

Kategori: Deneme

Yazar: Rumeysa Akman