Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bir Manin Yoksa İzmir, Sana Dönebilir Miyim?

         “Parlak bir inciydim önce, derinlerde saklanırdım.

                                                      Baba evi kabuğumdu, hayat çok uzak sanırdım.”     

 

Hiç sevmezdi, sevemezdi tütsüyü ilk gençlik yıllarında. Kokusu, dumanı, hissi… Her şeyi rahatsız ederdi Sıla’yı. Han’a girer girmez sol şakağına bir ağrı saplanırdı bu sebepten. Yine bu sebeple onca ısrarına rağmen nadiren ziyaret ederdi babasını Han’daki dükkânında. Hisar Camii tarafındaki girişten girince hemen sağda kalan dükkânda gümüş takılar satıyordu Enver Bey.

Sıla, Han’a yürüme mesafesinde bir kız İHL’de okuyordu o yıllarda. Nadiren uğrardı fakat tütsünün verdiği rahatsızlığı bir kenara bırakırsa şayet, her gidişinde vaktin nasıl geçtiğini anlamazdı. Kızlarağası Hanı’nın esnafı bir başkaydı; dosttu, kardeşti dükkân sahipleri.

Babasının dükkânına kardeş olan dükkân sahipleri bilhassa büyük bir alaka ve sevecenlikle muamele ederlerdi ona. Kim bilir, belki bunda nadiren gidişinin de etkisi vardır, Ülfet peyda olmuyordur. Genç bir kızın gönlünü çelecek türlü şey satılırdı bu dükkânlarda. Otantik çantalar, şile bezi elbiseler, eşine emsaline az rastlanır gümüş takılar, etnik desenli yelpazeler, şallar ve envai çeşit otantik ev aksesuarı. Çeyizinin en sevdiği parçaları hep Kızlarağası Hanı’nın bu şirin dükkânlarından alınan ürünlerdi. Gönlünce kullanmak nasip olmamıştı kurduğu yuvada ne yazık! En çok da Senem ablasının dükkânından aldığı nakışlı bakır kahve fincanlarını kullanamadığına yanmıştı. Dükkânında Farsça şarkılar çalan, Mardin’den getirttiği mis gibi kakule kokan Süryani kahvesini mırra fincanlarında ikram eden, elleri daima kınalı Senem ablası. Nasıl da dilinin ucunda bir şey var da söyleyemiyor gibiydi son görüşmelerinde.

Dilinin ucunda ne vardıysa söylemedi, yuttu Senem. İçinde binbir endişe, hüzün ve şefkatle sımsıkı sarılmakla yetindi sadece. Buruk bir tebessümle gülümsedi. Bugünden o günlere uzandığı akşamlarda, anlıyordu ki Sıla, kendisi de adı gibi biliyordu gamla geçecek bir evliliği olacağını. Dikiş tutturamayacağını, toprağa kök salamayacağını, karışacağı dünyada eğreti duracağını. Söz gelimi; bakır fincanlarıyla bir kez olsun kahve ikram edebilmiş miydi misafirlerine? Eşi İstanbul’daki önemli kozmetik şirketlerinden birinde üst düzey yöneticiydi. Yazar bir abla vesilesiyle tanışmışlardı. Kendinden ne kadar da emin diye düşünmüştü onu ilk gördüğünde. Bu daima tereddütlü hâlime deva olur belki böyle bir eş diye geçirmişti içinden. Olmamıştı. Tereddütlerini çoğaltmış, kendine olan güvenini hepten yitirmesine yol açmıştı onun daima eleştiren, eksik hissettiren hâli. Hep azdı Sıla’da her şey, hep kifayetsizdi fakat o yüce gönüllülük gösteriyor da idare ediyordu işte. Kerem sahibiydi… Fincanlarını bile kullanmasına müsaade etmemişti işte. Nasıl da küçük düşmekten korurdu eşini. Sıla’ya oldukça soğuk gelen, otelde içilen bir kahveymiş hissi veren beyaz ve desensiz kahve fincanları daha uygundu konuklar için. Kendileri için de münasip değildi gerçi, eşya deyip geçmemek gerekirdi, insanın gustosunu ortaya koyardı kullandığı ürünler. Onun tabiriyle konuklara bu türden fincanla ikramda bulunmak son derece pespaye bir sunum olurdu.

“Köylü köylü işler bunlar, rica edeceğim Sıla” derdi hep. Karısının zevkini özensiz ve az gelişmiş bulur, bunu açık açık söylemekte de asla bir beis görmezdi eşi. İçi ağrırdı böyle anlarda Sıla’nın. Kaburgaları acır gibi gelirdi ona. Eşi gözlerinin dolduğunu görünce “Seni değil zevkini eleştiriyorum, sen bundan ibaret değilsin ki Sılacığım.” derdi.

Yedi sene önce yazar bir abla aracılığıyla tanışmışlardı eşiyle. O zamanda hırs küpüydü esasen fakat Sıla buna hırs değil de azim ve gayret demeyi tercih etmişti. Dokuz yaş büyüktü Sıla’dan, eğitir kendime uygun hâle getiririm diye düşünmüş Sıla’yı gördüğünde. Bu bahis her geçtiğinde “İnsanı köyden çıkarırsın ama köyü insandan çıkaramazsın.” der gülmemek için kendisini zor tutuyor gibi yapardı eşi. “Her şeyden önce, İzmir Türkiye’nin üçüncü büyük şehri bir kere” ile başlayan uzun bir konuşmaya niyetlenirdi Sıla, fakat vazgeçerdi sonra. Ona yönelttiği her itiraz çok daha ağır yaralar almasına sebep olurdu daima. İğnelemeyi bırakır kılıç kusardı bu defa. 

İşte tütsüye o sıralar sarmıştı.

Palo Santo tütsüsünü yakardı sıklıkla. Zihnini rahatlatıyor, sakinleştiriyordu. O anlarda bir kez daha emin oluyordu. Kendisini evinde ve güvende hissetmiyordu işte. Eve dönmeliydi, bu kokuya dönmeliydi. İçinde bir başlangıç duygusu filizleniyordu, biliyordu, anlıyordu.

Severek ve gizlice takip ettiği dergilerden birinde Palo Santo ile alakalı bir yazıya denk gelmişti. Suç işlercesine gizli takip ediyordu dergileri zira eşi elinde her gördüğünde ona işe yaramaz işlerle uğraştığına dair can sıkıcı konuşmalar yapardı. “Yüksek lisansa başlasaydı bunlara ayıracağı vakti ona ayırsaydı ya hem dergi okuyan mı kalmıştı Allah aşkına!” Sıla dergi denen şeyin kültür sanat hayatının nabzını tutan bir şey olduğuna dair bir konuşma yapmaya hazırlanırdı ki içinde çok iyi tanıdığı bir duygu bulurdu; yılgınlık. Yorulmuştu bu adama bir şey anlatmaya çalışmaktan, onun istisnasız her konuda yenişmeye çalışmasından. Ne basit zaferler peşinde koşuyordu bu adam Yâ Rabbi! 

Yazının bir bölümündeki satırlar onu canevinden vurdu zira şöyle diyordu:

“Palo Santo kokusu; ruhun dünyaya karşı duyduğu o eğreti ve yadırgatıcı hissi yatıştıran, insana, ait olduğu o kadim ve güvenli sığınağı hatırlatan kokusal bir yuvadır. Eğreti durduğumuz mekânları evcilleştiren, dilimizin ucunda düğümlenen kelimelerin yarattığı o ağır havayı dağıtan tütsü dumanıdır.”

Çocukluğundan beri işaretlere inanan bir yanı vardı, eşi bu yönünü onun büyümemiş çocuksu yanlarından biri olarak kabul eder, istihza ile gülerdi. “Büyü artık büyü” demesini hatırladı, irkildi. Belki de haklıydı eşi; büyümeliydi.  Kendi elini kendi tutup, sırtını kendi sıvazlayıp bismillah deyip kalkmalıydı yerinden. Bedenini aniden ateş bastı, ardından buz kesti tüm vücudu. Karnı acıktı sonra, çok acıktı, öyle acıktı ki bir kuzuyu tek başına yiyebilir gibi geldi Sıla’ya. Uzun zamandır iştahsızlık sorunu yaşıyordu oysa. Eşinin, Sıla’nın  yemek yemeye aşırı düşkün olduğu, bunun psikolojik  bir arka planı olup olmadığı yönündeki sorgulamalarından bunalıp hepten uzaklaşmıştı yeme içmeden ve gitgide iştahını kaybetmişti. Şimdi de bu kilodaki başka bir kadının zarif görünecekken onun neden bu kadar sıska ve zavallı göründüğünü sorgulayıp, hayretle bakıyordu yüzüne. At kuyruğunu çözdü Sıla sonra yeniden bağladı. Durduğu yerde duramıyordu, eli düşünmeden tıpkı bir rüyada gibi ahizeye uzandı. Aynı hâl üzere numarayı tuşladı, annesinin “Alo” diyen sesini duymaya hazırlanıyordu ki babasının “efendim” demesiyle irkildi. 

Kızlarağası Hanı’nın sevilen simalarından Enver Bey o gün bir türlü dükkâna sığamamış, kepenkleri erkenden kapatıp soluğu evinde almıştı. Ahizenin yanı başındaki berjerde oturuyordu saatlerdir. İçinde tanımlayamadığı bir duygu vardı. Adını koyamıyordu. Gece gördüğü rüyanın etkisiyle miydi acaba? Rüyasında tek evladı olan Sıla’nın doğumunu görmüştü. Doğum esnasında kordon boynuna dolanıyordu. Bu doğumlarda sıklıkla yaşanan bir şeydi fakat kordon bebeğin boynuna sımsıkı ve birden fazla kere dolanmıştı, kalp atışları zayıflamıştı Sıla bebeğin. Acilen sezaryene geçmişti doktor.

İşte Sıla dünyaya gözlerini ilk defa böyle açmıştı. Oksijenin zayıflaması, kalp atış hızının yavaşlaması, acil bir müdahale ve ilk nefes…

Ahizedeki “Efendim” sesine Sıla bir karşılık vermek istedi, ağzını açtı fakat sesi çıkmadı. Sesi onu terk etmişti. İstemsizce salt bir defacık nefes verdi ahizeye. Enver Bey nefesi duydu ve rüyanın muradını kavradı. İşte altı senedir hem korku hem ümit içinde beklediği gün gelmişti besbelli. 

“Sıla, Kızım!”

“Baba ben… Ben özür dilerim.” diyebildi sadece Sıla, ağlayacağını hissedince sustu.

“Sen hazırlana koyul ben şimdi yola çıkıyorum yatsı okunmadan orada olurum inşallah.”

Enver Bey oturduğu yerden doğruldu. Tıkanan göğsü açılıyor, ciğerlerine daha çok hava giriyordu sanki. İçine ılık duygular dolmuştu. Oyalanmadan yola çıkmalıydı. Arabanın bagajındaki ıvır zıvırı valizlerin sığacağı şekilde boşaltması da gerekecekti.

SON

Sayı: Sayı 19

Kategori: Öykü

Yazar: Şeyma Ergöktaş