Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bir Hatıranın Paltosu

Lise yıllarımın hemen başıydı. Mevsimlerden güz… O zamanlar memleketim Kayseri’de yaşıyordum. Anadolu’nun sert soğuğu, Erciyes’ten kopup gelen rüzgârla erken iniverirdi şehrin üzerine. Sabahları okula giderken çatlayan ellerimiz, keskin ayazla kızaran yüzlerimiz o güzlerin hatırasıydı. Kayseri sokakları o mevsimde gri bir sessizliğe bürünür; taş duvarların arasından süzülen rüzgâr, çocukların yıpranmış ayakkabılarını zorlar, okula giden yolları çetin bir yolculuğa dönüştürürdü. O vakitler içimde bir istek büyüyordu; ağırbaşlı bir palto. Çocuk gönlüm, kendini koruyan, sarmalayan bir giysiye imreniyordu. Tam da o günlerde, kaderin sessiz tokadı gibi bir haber düştü evimize: Yusuf ağabey vefat etmişti.

Hafızamda onunla ilgili sadece Anadolu’ya mahsus o nüktedanlık, o mütebessim hâller kalmıştı. Bayramlarda, düğünlerde görürdüm, uzak ama tanıdık bir çehreydi. Babamın dayısının oğluydu ve babamdan birkaç yaş büyüktü. Sonradan öğrendim ki, hayatın çetin yükleriyle yoğrulmuş, mağduriyetle pişmiş bir insandı. Çalışmakla geçen ömrü boyunca hayata dair neşesini korumaya gayret eden biriydi. Aile büyüklerinden dinledim ki, zaman zaman darlık, zaman zaman yalnızlık içinde yaşamış; fakat çevresine daima zarif bir tebessüm bırakmış. Allah rahmet eylesin, adıyla birlikte gölgesi de içimde yaşadı.

Bir akşam, babaannem yanında bir poşetle çıkageldi. İçinden bir şey çıkardı ve bana uzattı: “Yeğenim Yusuf’un paltosu.” Eşyaları eşe dosta dağıtıyorlarmış, bu paltonun da bana uyacağını düşünmüş. Heyecanla giydim. Aynaya baktığımda gördüğüm, yalnızca siyah ve belden kemerli bir giysi değildi; hayalini kurduğum, yıllardır içimde büyüttüğüm eksikliğin vücut bulmuş hâliydi. İçim içime sığmıyordu. Bir ölünün ardından kalmış bir giysiye böylesi bir sevinç duymak, belki yaşımın küçüklüğünden, belki hayatın bana öğrettiği ilk çelişkilerden biriydi.

O paltoyu yıllarca taşıdım. Okul arkadaşlarımın gözlerinde belki bir imrenme sezdim; kim bilir, belki de sadece ben öyle hissettim. Fakat her halükârda o palto, beni sarmalayan bir sevinç kaynağı oldu. Her giyişimde sanki Yusuf ağabeyin nefesi, onun yaşadığı günlerin sessiz şahitliği üzerimde dolaşırdı.

Bir gün büyükbabam, beni üzerimde o paltoyla görünce şöyle dedi: “Demek soyka, giyiyorsun ha!” Sözü anlamadım. Sordum, öğrendim: Soyka, ölüden kalan kıyafet demekmiş. O an kelime zihnime çakıldı. Bir daha hiç çıkmadı. Anadolu’nun köylerinde, şehirlerinde bu tür giysiler paylaşılırdı; vefat edenlerin ömrü, yaşayanların üstünde sürerdi. Ölüden kalmış bir gömlek, bir ceket yahut bir palto, hem ekonomik zaruretin hem de kültürel devamlılığın göstergesiydi. Bir kıyafetin ismi, bir ömrün mirasıyla iç içe geçti. Yıllarca, farkında olmadan, bir soykayı taşıdım. Hem sevinçle hem de garip bir hüzünle.

Palto, yalnızca ayazı defeden bir giysi değildir; insan ruhuna sinen bir hatıradır. Kumaşının liflerinde bir ömrün kokusu, dikişlerinde bir hayatın gölgesi mevcuttur. O siyah paltoyu her giydiğimde Yusuf ağabeyin sevinci de kederi de, yaşadığı bütün zorluklar da sanki omuzlarıma yüklenirdi. Bir yandan soğuğa karşı koruyan bir kalkan, öte yandan geçmişin ağırlığını hissettiren bir emanet…

Her eşyanın bir hikâyesi vardır; fakat ölünün ardında kalan bir giysi, dirilere temas eden bir hafıza taşır. Soyka kelimesi, benim için artık yalnızca bir kıyafet değil, ölümü ve hayatı birbirine bağlayan bir köprü, dilin karanlık köşelerinden gün yüzüne çıkan bir yadigâr olmuştur. Gogol’un ünlü Palto hikâyesinde sıradan bir memurun ceketine yüklediği manayı hatırladığımda, kendi hayatımdaki bu paltonun da aynı şekilde sıradanlığı aşan, varlığımı ihata eden bir nişana dönüştüğünü görürüm. Çünkü giysi, yalnızca vücudu değil, insanın bütün varlığını dünyaya karşı örter; bazen bir zırh, bazen bir dua, bazen de bir hatıra olur.

Rabbim, ahirete irtihal eden başta Yusuf ağabeyim olmak üzere, büyükbabamı ve babaannemi rahmetiyle kuşatsın. Onların hatıralarını içimizde diri, mekânlarını cennet eylesin. Âmin…

Sayı: Sayı 15

Kategori: Deneme

Yazar: Abdullah Koç