Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bir Endülüs Üçlemesi II İşbiliye

Endülüs; Gırnata, Sevilla ve Cordoba arasına gerilmiş bir yay gibi gözlerimde. Her telinde bir başka musiki titrer kızıl akşamüstleri. Sevilla, namı diğer İşbiliye’nin havasında bir sakinlik var; Gırnata’nın o Elif duruşunu Cordoba’ya bağlayan bir sükûnet hâkim yollarında. O yollar ki Tarık bin Ziyad’ın Endülüs’e ayak basmasından bir yıl sonra İslam’ın nuruyla tanışacaktı. Uzuvların ibadetle yumuşaması gibi bir nahiflik bürüyecekti şehrin sokaklarını. Bir Lâm gibi kavislerinde binbir güzellik taşıyacak, büyük yeşil bahçelerinden portakal ağaçları sarkacaktı tarihin süregiden topraklarına. Ve bu topraklara bir gün vakti nurun emanetçileri gelecekti.

Bu topraklarda adım attığınız her yer, Lâm renginden portakal kokusuna uzanan mistik bir formda karşınıza çıkıyor. Muvahhidler döneminde Endülüs’ün başkenti olan İşbiliye, yüklendiği siyasi veçheyle giderek gelişmiş ve bölgenin en zengin şehri hâline gelmiştir. Bu duruma Guadalquivir Nehri büyük katkı sağlamış, deniz ticaretini geliştirmiştir. Endülüs’ün iki incisinden de geçen Guadalquivir, yanı başındaki Torre del Oro (Altın Kule) ile şehrin savunma ve denizcilik karakterini gözler önüne seriyor. Nehir kenarında altın gibi parlayan kulenin barizliğine karşın, karakteri zamanın dokusuyla gizlenmiş bir yapı görüyoruz şimdi de: La Giralda. Şu anda yerinde bir katedral olan İşbiliye Ulu Camii’nden geriye kalan tek şey bir minare. Dışarıdan bakıldığında İspanya’da en çok çana sahip olan katedral kulesi; içeriden bakıldığında tevhidi, selamı, birliği çağıracak olan müezzinlerin at sırtında çıkması için uzanan rampa; ve gönülden… İşte bu bakış Lâm’ın çengeline takılıp kalıyor. 

İslam’ın izlerini gizlenmiş kuleler ardında gören yüreğimiz, saray avlusunda bir nebze olsun ferahlıyor. Çini ve mukarnaslarıyla Alcázar, Müdeccen mimarinin en güzel örneklerinden biri olarak ziyaretçilerini büyülüyor. Avlu ortasındaki havuzlardan ve dilimli kemerlerden tutun alçı işçiliğine dek Endülüs esintisi taşıyan bu saray, onuncu yüzyılda Emeviler tarafından inşa edilmiş. Sarayın en ihtişamlı yeri olan Elçiler Salonu, sekiz köşeli yıldız ve kubbesiyle İslam kozmolojisini öyle derinlikli işliyor ki salonun orta yerinde, çengeline takılan bakışımla Lâm gibi kıvrılıp kendimi arz etmek istiyorum. Sanki sema açılmış, beni girdabına almış da hiç çıkamayacakmışım ya da çıkmak istemeyecekmişim gibi. “Lâ Gâlibe İllallah” lafzında açıyorum gözlerimi. Alcázar’dan Elhamra’ya nakşedilen bu lafız, her iki sarayın da duvarlarına can katıyor. Ve İşbiliye sanatıyla dahi bir yanıyla Gırnata’ya uzanıyor, diğer yanıyla Cordoba’ya.

Endülüs’ün narin şehri, içinde hazineler, ruhunda dinginlik barındıran Arûsu Bilâdi’l-Endelüs–Endülüs’ün Gelini. Bu ünvanın hakkını fazlasıyla veren bir kent; her gidişimde yeni manalara bürünen, bir eliyle Gırnata’yı, ötekiyle Cordoba’yı tutan. Bu üç şehir arasında efsunlu bir bağ var sanki ve İşbiliye, Elif ve Mim arasında dokuyor hakikati. O hakikatin arz edildiği mertebedir İşbiliye. İnsanın varoluş sırrını sorguladığı ve kader çizgisine tefekkürle baktığı bir mertebe. İşbiliye’nin silüetinde geçmiş zamanlardan kalma bir aydınlık ve o aydınlığın ısıttığı ruh. Bu öyle bir ruh ki mimaride, musikide, resimde, hatta siyasette görmek mümkün. Ancak böyle bir ruh, Elif şehri Gırnata’yı ilim şehri Cordoba’ya bağlayabilir.

 

Sayı: Sayı 20

Kategori: Deneme

Yazar: Firuze Yiğit Akburakcı