Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Beyazın İlk Yarası

​Dünya, üzerine henüz hiçbir mürekkebin sızmadığı, hiçbir tecrübenin lekelemediği ve hiçbir beşerî elin dokunmadığı mutlak, kusursuz ve bir o kadar da acımasız bir beyazlıktan ibaret olsaydı; insan o devasa sükûnetin, o dipsiz belirsizliğin ve korunaklı sessizliğin içinde kaybolup giderdi. Anlam dediğimiz o tekinsiz, o esrarlı harita; sessizliği bozma cesareti gösteren o ilk hamleyle, kalemin sivri ucundan kâğıdın savunmasız tenine sızan o ilk keskin, koyu damlayla filizlenir. 

Kelimeler henüz bir araya gelip bir dizeyi kurmamış, harfler kendi aralarında gizli ittifaklar kurup bir sızıyı fısıldamaya henüz cüret edememişken; her şeyin, varoluşun ve yokluğun tam o kesişim noktasında tek bir dikey hat vardır: dik, mağrur, tavizsiz, eğilmeyen ve yapayalnız. O yalın, tekil çizgi; başlangıçların, uyanışların, derin bir uykudan sarsılarak uyanma anlarının ve sükûnetin o çıt çıkarmayan krallığını tam ortasından yaran o ilk kırılmanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Beyaz sayfaya düşen ilk mürekkep izi aslında o bozulmamış saflığa, o el değmemiş boşluğa açılan ilk yaradır fakat insan çok iyi bilir ki ruhun sağalması, kendini idrak etmesi ve o bitmek bilmeyen sancısını dindirmesi de ancak o ilk yaradan sızan anlamın şifalı ışığıyla mümkündür. O ilk yara açılmadan, o ilk darbe vurulmadan ne hayatın ritmi duyulabilir yeryüzünde ne de içimizdeki o büyük, o boğucu uğultu bir sese, bir itirafa dönüşebilir.

​Yazmak; her şeyden önce bir ilk anın, o muazzam, ürkütücü ve insanı felç eden o eşiğin yükünü tek başına sırtlamaktır. Zihin; kendi karanlık dehlizlerinde, mahzenlerinde sabırla demlenen hisleri, unutulmaya yüz tutmuş hatıraları ve kabuk bağlamayan sızıları kâğıda dökmek için o titrek kalemi eline aldığında karşısında dipsiz, soğuk ve alabildiğine acımasız bir kuyu gibi duran o beyaz boşluğu bulur. O boşluğa atılan ilk keskin, dikey hat, zamanın ve mekânın sınırlarını çizer; kaosu hizaya getiren, belirsizliği dağıtan o ilk büyük sarsıntıdır. Bu yüzden o ilk dokunuş, kâğıt üzerinde tesadüfi bir işaret değil, varoluşun yeryüzü toprağına bıraktığı ilk çığlık, ilk meşru ilandır. Henüz o birleştirici köprüler kuran, insanı insana ve cümleyi cümleye teyelleyen diğer sesler ufukta belirmemişken; içe kıvrılan, sökükleri gizleyen, söylenmeyenleri bağrında saklayan o derin ve korunaklı sessizlik ruhu kuşatmamışken o ilk dik çizgi tek başına bir sancak gibi dikilir sayfanın tam kalbinde. O, henüz doğmamış binlerce kelimenin, anlatılmayı bekleyen kederli ve mahzun hikâyelerin, geceleri yalnız yastıklara dökülecek olan gizli gözyaşlarının yeryüzündeki ilk habercisidir. Bir binanın toprağa atılan o ilk harcı, bir bebeğin ciğerlerine dolan o sızılı ve hayati ilk nefesi, bir gözün bir başka göze ilk kez değdiği, zamanın durduğu o geri dönüşsüz uyanış anıdır.

​İşte bu yüzden hayatın içindeki tüm ilk anlar, omuzlarda taşınması en zor, yükü en ağır ve mesafesi en uzun olan menzillerdir. İlk kırılma gerçekleştikten, o pürüzsüz ve lekesiz yüzey ilk darbeyi aldıktan sonra yol bir şekilde kendi kendine yürünür, nehir kendi yatağını bulur, sular birikip akar, taşlar yerine oturur ve insan o akışın ritmine bir şekilde alışır. Ancak o nehrin yataktan taşmaya ilk karar verdiği o kritik saniye, o mürekkebin hokka ile kâğıt arasında asılı kalıp zamana ve yerçekimine direndiği o muazzam, o nefes kesici tereddüt anı; içimizdeki o saf, o ham titreşimin ta kendisidir. İnsan yeryüzünün tekinsiz toprağına ilk adımını bastığında da hayatın getirdiği o amansız ve keskin acıyla ilk kez yüzleştiğinde de aynadaki kendine ilk kez yabancı, hayret dolu bir gözle baktığında da hep o ilk çizginin doğruluğuna, çıplaklığına ve asla eğilmeyen o dik duruşuna sığınır. Çünkü o ilk uyanış; dünyevi tüm fazlalıklardan, süslerden, sahte nezaketlerden ve yalanlardan tamamen arınmıştır. Ne ardına gizlenebileceği sinsi bir kıvrımı vardır onun, ne de gerçeği örtecek süslü, bükümlü bir yalanı. Olduğu gibi, apaçık, sarsılmaz, yalın ve tek başına duran bir başlangıçtır o. O başlangıca dokunmak, dünyanın en saf, en el değmemiş kaynağına dokunmakla eşdeğerdir; insan orada kendi çıplaklığıyla baş başa kalır.

​Nihayetinde kâğıda düşen o ilk harf, içimizde bir yerlerde sessizce birikmiş, sıkışmış, patlama noktasına gelmiş olan o saf enerjinin dışarıya vuran ilk dilsiz sesidir. Kelimelerin o muazzam, kalabalık, gürültülü ve bazen de insanı kendi kalabalığında boğan o karmaşık dünyasına girmeden hemen önce o daracık, o klostrofobik eşikte durup önündeki uçsuz bucaksız beyazlığa cesaretle, korkusuzca bakmaktır. Yolculuk başlamıştır artık, ok yaydan çıkmış, mürekkep kâğıdın kılcal damarlarına sızarak onu kendine ebedi bir ortak etmiştir. O dik hat, kendi egemenlik sınırını çizmiş ve sessizliğin o mutlak saltanatını tek bir hamlede yıkmıştır. Şimdi asıl mesele bu yalnız, bu tek başına dikilen çizgiyi bir başkasına ulaştırmakta, onun elinden tutmakta ve onunla yıkılmaz, sarsılmaz bir köprü kurmaktadır. Sırada mesafeleri aşacak, kopuşları mukaddes birer kavuşmaya dönüştürecek o yeni bağlara, o yeni köprülere kapı açmak vardır. Çünkü çok iyi biliniyor ki her asil, her doğru başlangıç; arkasından gelecek olan o muazzam ve şifalı kavuşmanın, bir cümlenin bir başka cümleye değerek iyileşeceği, sağalacağı o büyük buluşmanın ilk, en saf ve en kutsal davetçisidir.

​Her başlangıç kendi içinde gizli bir tamamlanma, bir bütüne ulaşma arzusunu barındırır. Beyaz sayfa artık eski sessiz beyaz sayfa değildir; o ilk dikey çizginin açtığı o zarif yarık, büyük fırtınadan önceki o ilk rüzgâr gibi arkasından gelecek tüm tufanları, tüm coşkulu nehirleri ve tüm gürültülü nehir yataklarını davet etmektedir. İnsan yazmaya oturduğunda, aslında zihnindeki eski dünyayı tamamen yıkıp yeni bir dünyayı o tek bir çizginin, o sarsılmaz dikey hattın omuzlarında adım adım yükseltmeye başlar. Bu yüzden o ilk hat, bir sınır taşı değil sınırları ortadan kaldıran, insanı sonsuzluğa açan mukaddes bir kapıdır. O kapıdan bir kez geçildiğinde, o eşikten bir kez atlanıldığında artık geriye dönmek; o eski, güvenli, konforlu ama dilsiz beyazlığa sığınmak imkânsızdır. Mürekkep kâğıdın üzerinde yayılacak, harfler çoğalacak, sızılar kelimelerle teker teker sağalacak ve o ilk uyanışın başlattığı bu muazzam serüven; kendi derinliğini, kendi nihai menzilini bulana dek durmaksızın akacaktır. Çünkü yola çıkılmıştır bir kere; ilk adım atılmış, ilk kırılma yaşanmış ve kelimelerden önce gelen o saf, o ham titreşim kâğıdın kalbine bir daha silinmemek üzere mühürlenmiştir.

Sayı: Sayı 19

Kategori: Deneme

Yazar: Sıla Sığındı