Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Bay Lakamoz’un İkinci El Gölge Dükkânı

Bay Lakamoz, bundan on asır önce bir sahil kasabası olan Mencetik’te ikinci el ürünlerin satıldığı bir dükkân açmıştı. Kumsaldan otuz adım uzaklıktaydı. İki katlı yapının giriş katı tuğlalardan, üst katı ise ahşaptan yapılmıştı. Kapısında birkaç çiçeksiz kiremit saksı vardı. Her biri genelde buraya gelen insanlardan armağandı. Üstlerine farklı ülkelerin geleneksel desenleri işlenmişti.

Dükkânın kapısı koyu meşe ağacındandı. Dikey şeritler hâlinde yan yana gelmiş parçalardan oluşuyordu. Kolu ise bakırdandı, yıllar önce bir dostu ona birkaç parça karşılığında yapmıştı. Her köşede olduğu gibi bunun da bir anlamı vardı; üstüne de özenle BAY LAKAMOZ yazılmıştı.

Camların ise her biri farklı renkteydi, her biri başka bir maceradan kalmaydı… Buna dikkat ediyordu Bay Lakamoz; her gün önce dükkânının kapısını açar, ardından bir bez alır ve camlarını özenle silerdi. Temizliğinden emin olduktan sonra, saat kaç olursa olsun ilk işi içerideki gaz lambalarını yakmak olurdu. Sonuçta gölgeleri ayırt etmek için özenle yerleştirilmiş bu aydınlatmalar dükkân için büyük önem sahibiydi. Bir şey olursa ve yerleri değişmiş olursa diye bulundukları noktalar kırmızıyla işaretlenmişti.

Tabii bir de gölgeleri alfabetik sıraya dizerdi: “Bayan Coco lütfen dedikodu etmek yerine, sıranıza geçin. Sizin H hattında ne işiniz var?  Bay Cedric, lütfen tavandan inin, insanları korkutacaksınız…”

Sabah at arabaları geçmeye başladığı saatlerde kasabalı da meydana inmeye başlardı. Özellikle çocuklarını evlendirecek aileler hemen Bay Lakamoz’un İkinci El Gölge Dükkânı’na akın ederdi. Genellikle yaşlı gölgeleri kiralar ya da satın alıp onların deneyimlerinden yararlanmak isterlerdi. 

O gün ilk gelen müşteri, kasabanın demircisinin karısı Lily olmuştu. “Bay Lakamoz, ben sizden geçen ay elli gümüşe aldığım bu yaşlı kadın gölgesi ile anlaşamıyorum. Bana bir şey anlatmamaya yemin etmiş! İade etmek istiyorum.”

“İade almam ancak sizden satın alabilirim, yarı fiyatına tabii.” Diye sakince açıkladı Bay Lakamoz. Aslında tam bir beyefendiydi. Otuzlu yaşların başlarında gibi görünüyordu; kahverengi saçlarını özenle şekillendirilmiş, kehribar gözleri bir yufka gibi yumuşaktı. Hafif kırık burnunda gözlükleri sanki orası için yaratılmış gibi cuk oturmuştu. Burnunun hemen altında olan pala bıyığı yüzüne yakışıyordu.

“Vıyh?! Ben bunun için elli gümüş verdim be adam!” dedi Bayan Lily.

“Bayan Lily, sizi mağdur etmek istemem ancak tam fiyatına geri almam mümkün değil. Bunun yerine takas yapalım…”

Bu onun için rutin bir günün normal bir vaktiydi. Her gün böyle müşteriler ile karşılaşırdı. Sürekli işlerini halletmelerine rağmen ‘memnun kalmadık’ deyip paralarını geri almaya çalışırlardı.

Bir başka müşteri tipi ise çok değerli gölgelere elli-altmış gümüş paha biçmesiydi…

“Ben… Şu eski Mısır kralının gölgesini almak istiyorum. Ne kadara bırakırsın?”

“Yani beyefendi… Bu kadar değerli gölgeleri sokaktan geçen rastgele kişilere satmıyorum. Lütfen başka bir yere gidin.”

“Ne demek satmıyorsun! Parasına değil mi?!”

Ve bazen Bay Lakamoz’un öfke sınırları apaçık zorlanırdı. “Peki. Bana lütfen ikiyüz gümüş verin.”

“Kırk gümüşten yukarı çıkmam!” diyen adam vücudunu dikleştirmeye çalıştı. Ancak kendisi cüce, kafası cam gibi parıldayan bebek yüzlü birisiydi. Bu yüzden Bay Lakamoz bu durumdan çok etkilenmedi, ona kapıyı kibarca gösterdi “O zaman kapıdan çıkın…” dedi ve gülümsedi.

Tabii Bay Lakamoz, gölgeleri sadece tüccarlardan almıyordu. Bazense gölgeler ile karşılaşıyor, sohbet ediyor ve gölgeler gönüllü oluyordu. Bu durum ilk duyuşta garip gelse de aslında onlar kendilerini açıklıyorlardı.

Bay Lakamoz’un bir tanıdığını ziyaret maksatlı çıktığı yolculuğunun tren vagonunda, görür görmez tanıdığı bir gölge ile karşılaştı. Duruşu, asaleti, yapısı ve elindeki eldivenler durumu açıklıyordu.

“Hadi canım! Bu sen misin gerçekten?!” Heyecanla vagonda olan ışıkları düzenledi ve onunla sohbet etmek için geri yerine geçti. Hemen karşısında duran adam, yüzyılların efsanesi Muhammed Ali’ydi. Ve Bay Lakamoz gibi binlerce kişi antenli siyah beyaz televizyonda onun sıkı birer takipçisiydi.. Yaptığı işin en iyi yanı da buydu. Zamanında örnek aldığı kişilerin gölgeleriyle konuşup onlardan çok şey öğreniyordu.

“Sanırım yakalandık ha?” dedi güçlü ses tonuyla. Bay Lakamoz onun yüzünü tam göremiyor olmasına rağmen ezbere bildiği hatları tahmin edebiliyordu. Bıyığını parmağının ucuna dolarken sırıttı: “Sizinle tanışma şerefine erişeceğimi hiç düşünmezdim efendim.” 

Sohbet biraz ilerlerken Muhammed Ali bir yerde Bay Lakamoz’un sözünü kesti “Gölge dükkânı öyle mi? Sende hiç… önemli insanların gölgeleri var mı?”

“Kimi sorduğunuza göre değişir. Herhalde Prenses Diana’yı aramıyorsunuzdur”

“Eski bir dost diyelim…” diye sessizce ekledi Muhammed Ali.

***

Bay Lakamoz’un Muhammed Ali ile görüşmek üzere anlaşmasının ardından 2 hafta geçmişti. Dükkânın içi o sabah diğer sabahlardan daha ağırdı. Gaz lambalarının camı buğulanmış, tavan çizgilerinde is lekeleri birer hatıra gibi asılı kalmıştı. Pencerelerden yansıyan renkler yorgundu; kırmızı biraz solmuş, yeşil ise kederli görünüyordu. Sessizlik, rafların arasına sinmişti. Gölgeler bile daha sessiz, daha uysal duruyordu. Bayan Coco’nun dantelli elbisesinin kenarı, bu sabah neredeyse kımıldamıyordu.

Tam o anda kapının altından bir gölge içeri girdi. Bay Lakamoz, gelen kişinin Muhammed Ali olduğunu sanarak hemen selamladı “Hoş geldiniz Bay Ali…

Ama gelen kişi o değildi. Öyle ki o içeri girdiğinde George Wallace hariç tüm gölgeler saygıyla selam vermişti. Eşiğin ötesinden içeri adım atan gölge, ilk bakışta insandı ama öyle bir ağırlıkla yürüyordu ki, taş döşeme bile ayaklarının altında şekil değiştirecek gibiydi. Aynı Muhammed Ali gibi dikti ancak daha zayıf bir cüssesi vardı. Başını yana çevirdiğinde görünen gözlükleri aslında onun kim olduğunu çok net belli ediyordu.

Takım elbisesinin keskin hatları dikkat çekiciydi. Kıvırcık kısa saçları, uzun boyu ve nefes alışverişiyle bile insanları dinlemeye iten bu adam, gücünü ortaya koymuştu. Bay Lakamoz, onun kim olduğunu anlasa bile sesini çıkarmadı ve konuşmasını bekledi. Gözlüklerinin üzerinden baktı. Karşısındaki adam, hiç hız kesmeden doğruca tezgâha geldi ve tezgâhın önünde durdu. Yakındı, çok yakındı.

Ve hiçbir girizgâh yapmadan, sanki dışarıda bin kelimeyi susturmuş da buraya sadece bir tanesini taşımış gibi sordu: “Muhammed Ali burada mı?”

Gölge, elini yavaşça cebine attı. Bir kâğıt çıkardı. Kat izleriyle yorgun düşmüş eski bir fotoğraf. Renk yoktu. Yalnızca iki adam gülümsüyordu; biri eldivenli, diğeri gözlüklüydü. Fon belirsizdi. Belki bir toplantı salonu, belki bir hücreydi.

“Adınızı öğrenebilir miyim?” dedi kısık sesle Bay Lakamoz.

“Ben Malik El Şahbaz.”

Bay Lakamoz, çekmecesinden eski defterini ve kalemini aldı “Kendisi şu an burada değil. Bırakmak istediğiniz bir not varsa söyleyin lütfen.” dedi usulca.

“Sadece onu affettiğimi söyleyin.”

Adam başını hafifçe eğdi, bir an durdu. Sonra yavaşça kapıya yöneldi. Kapı usulca kapandı, geride sadece zamanın ağır bir nefesi ve sarsılmaz bir duruş kaldı. Bay Lakamoz ise az önce gölgenin olduğu yere bakakaldı, yüzüne hafif bir tebessüm oturdu ve ister istemez hafifçe güldü. 

“Bir gün burada delirdiğimi düşüneceğim.” dedi ve dükkânla ilgilenmeye gün boyu devam etti. Muhammed Ali gelince ise durumu anlattığında teşekkür etti ve o da dükkândan usulca ayrıldı…

Bay Lakamoz’un İkinci El Gölge Dükkânı kumsaldan otuz adım uzaklıktaydı. İki katlı yapının giriş katı tuğlalardan, üst katı ise ahşaptan yapılmıştı. Dışarıdan sıradan görünüyor olsa da aslında içinde pek çok insan, pek çok dostluk ve en önemlisi eğer unutulup giderlerse kaybolacak bir hazine değerinde yaşanmışlık gizliydi…

Sayı: Sayı 14

Kategori: Öykü

Yazar: Eslem Ayşe Kılıç