Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Asırlık Müjdenin İzinde Büyük Fetih

“İstanbul mutlaka fethedilecektir. 

Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur!”

 

Bazı şehirler yalnızca bir coğrafya değil, tarihin ve medeniyetlerin nefes alan hafızasıdır. İstanbul da böyledir, sadece iki kıtanın birleştiği bir nokta değil, Doğu ile Batı’nın asırlık hesaplaşmasının, rüyalarının ve nihayet vuslatının merkezidir. Tarih boyunca nice hükümdarın uykularını bölen, surlarına ulaşmanın bir izzet meselesi sayıldığı bütün şehirlerin sultanı sayılabilecek bir şehirdir; aynı zamanda İstanbul 1453 yılına kadar sabredilen bir muştunun adı olma özelliğini de taşıyordu.

Gösterilen bu sabır, sıradan bir fetih arzusunun ötesinde kalplere nakşedilmiş kutlu bir sözün peşinden gitme iradesiydi. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) asırlar öncesinden yankılanan müjdesi, İstanbul’u bir hedef olmaktan çıkarıp bir inanç davasına dönüştürmüştü. Konstantinopolis adıyla anılan kadim belde, stratejik konumunun yanı sıra Müslüman toplumlarda her daim diri tutulan “Belde-i Tayyibe” idealiyle yoğrulmuştu. İstanbul’un hikâyesi bu yüzden sıradan bir şehir hikâyesi değildir; insanlık tarihinin büyük düğümünün kutlu bir fetih ile çözülüşünün, bir çağın kapanıp bir çağın açılmasının hikâyesidir.

İstanbul’un fethi, sadece şahî topların gürültüsüyle değil, asırlar öncesinden bu topraklara düşen muhabbet tohumunun meyve vermesiyle tamamlanmıştır. Bu manevi inşanın en güçlü ismi şüphesiz Ebu Eyyûb el-Ensarî Hazretleri’dir. O, sadece bir sahabi değil, hicret vaktinde Medine’nin kapılarını ve gönlünü açan, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) evinde ağırlama şerefine erişmiş kutlu bir mihmandardır. Onun gönlündeki yangın, Efendimiz’in dillerinden dökülen İstanbul’un fethi hadisiydi. Peygamber sözüne duyduğu sarsılmaz imanla, ilerlemiş yaşına rağmen Medine’den, İstanbul’un surlarına uzanan mübarek yolculuğa çıkmış, surların dibinde ruhunu teslim ederek fethin manevi nişanesi olarak kabrini bu topraklara bırakmıştır.

Asırlar geçmiş, takvimler fethin eşiğine gelip dayanmıştır. Ordunun ve genç padişahın yorgun düştüğü vakitlerde, Akşemseddin Hazretleri’nin feraseti bir kandil gibi yanmıştır. Manevi bir keşifle, asırlardır gizli kalan o emaneti, Eyüp Sultan Hazretleri’nin kabrini surların hemen dibinde bulması, fetih ordusu için sarsıcı bir manevi işaretti; âdeta “Biz yalnız değiliz” hissini pekiştiren ilahi bir teyitti. Toprak altından yükselen nur, Bizans’ın sarsılmaz sanılan surlarını inanç karşısında yerle bir etmiş, Akşemseddin’in kerametiyle fetih, askeri bir harekât olmanın ötesine geçerek bir vuslat olmuştur.

İstanbul’un fethi, yalnızca tarih kitaplarının sararmış sayfalarında ya da haritalarda kalan soğuk bir veri olmamıştır. Bu olay, asırlar geçse de hiç sönmeyen kor gibi Türk edebiyatının ve kültür dünyasının kalbinde yaşamaya devam etmektedir. Şairler, bu büyük hadisenin sadece askeri kronolojisini değil, ruhundaki o derin manayı ve sarsılmaz azmi dizelerine taşımışlardır. Bu edebi ürünlerin en çarpıcı örneklerinden biri, henüz yirmili yaşlarının başında olan Nazım Hikmet’in kaleme aldığı “Sekiz Yüz Elli Yedi” şiiridir. Şair, fethi Hicri takvimdeki karşılığı olan 857 yılıyla selamlayarak, tarihin o mukaddes yılını şiirin başlığına bir nişane gibi yerleştirmiştir.

Nazım, şiirine fethin manevi ağırlığını ve asırlık bekleyişin son buluşunu müjdeleyerek başlar.

“İslam’ın beklediği en şerefli gündür bu

Rum Konstantiniyye’si oldu Türk İstanbul’u”

Bu dizeler, fethin bir mücadeleden gerçeğe dönüşünün ilanıdır. Şehrin adının ve kimliğinin o gün ebediyen değiştiğini, bir medeniyetin mührünün bu topraklara vurulduğunu vurgular. Hemen ardından, tarihin akışını değiştiren o genç iradeyi ve ordunun heybetini tasvir eder.

“Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi

Türk’ün genç padişahı, bir gök yarılır gibi

Girdi Eğrikapı’dan kır atının üstünde

Fethetti İstanbul’u sekiz hafta üç günde”

Burada Sultan Mehmed, sadece bir hükümdar değil, gök yarılır gibi gelen, kuvvetli bir kararlılığın temsilcisidir. Eğrikapı’dan şehre giren o kır atlı silueti, Türk tarihinin en epik fotoğrafı olarak okurların zihninde canlanır. Şiirde zaferin manevi makamına da selam durulmadan geçilmez:

“O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allah’ın!

Belde-i Tayyibe’yi fetheden padişahın,

 

Hak yerine getirdi en büyük niyazını

Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını!”

 

Fethin doruk noktası, kuşkusuz Ayasofya’da kılınan o ilk namazdır.

Nazım Hikmet, bu hadiseyi İslam âleminin en büyük niyazının kabulü olarak görür, kılıç hakkı, namazın huzuruyla birleşir ve İstanbul’un manevi fethi de tamamlanır. Şiirin finali ise İstanbul’un artık Türk ve Müslüman kimliğiyle özdeşleştiğinin tavizsiz ifadesidir.

“İşte o günden beri Türk’ün malı İstanbul,

Başkasının olursa, yıkılmalı İstanbul!”

Bu mısralar, fethin sadece bir geçmiş zaman hikâyesi değil, varoluş ve sahiplenme meselesi olduğunu dünyaya haykırır. 1453’te surlarda patlayan toplar, asırlar sonra Nazım’ın kaleminde İstanbul’un öneminin güçlü bir anlatımına dönüşmüştür. Bu muazzam olay, sadece bizim şairlerimizin dizelerinde ya da bizim gönül dünyamızda yankılanan bir zafer olarak kalmamıştır. Surların öte yakasında, asırlar geçse de soğumayan bir hafızanın ve hiç bitmeyen bir hesaplaşmanın da adıdır. Halil İnalcık’ın tespitiyle, “Batı, İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı hiçbir zaman unutmadı.” Bu unutmayış, aslında fethin ne kadar köklü bir değişime yol açtığının somut kanıtıdır. 1453 tarihi Avrupa için sadece Orta Çağ’ın karanlık perdesinin kapanışı değil, aynı zamanda Doğu’dan gelen o durdurulamaz Türk-İslam medeniyetinin sarsılmaz bir mühür gibi tarihin bağrına vuruluşudur.

İstanbul’un fethiyle birlikte, şehir sadece el değiştirmemiş, adalet, hoşgörü ve estetikle yoğrulan bir medeniyet tasavvuruyla yeniden nefes almaya başlamıştır. Bizans’ın yorgun surları içinde can çekişen şehir, Türk-İslam ruhunun dokunuşuyla bir Payitahta, ilim ve irfan merkezine dönüşmüştür. Batı dünyası için Ayasofya, ellerinden kayıp giden bir sembol hâline gelirken Türk-İslam medeniyeti için kılıç hakkıyla kazanılmış, emanet bilinciyle korunmuş ve kıyamete kadar sürecek bir egemenlik sembolü olmuştur.

Bizim için vuslat ve medeniyet inşası olan İstanbul, Batı dünyası için yüzyıllar süren iç çekiş ve hiç geçmeyecek olan unutulmaz bir acının başlangıç noktası olmuştur. 1453’te bize açılan İstanbul’un kapıları bugün bile dünya siyasetinin ve kültür tarihinin en canlı gerçeği olarak varlığını sürdürmektedir.

İstanbul, asırlar öncesinden verilen kutsal bir haberin, Medine’den sur diplerine uzanan Eyüp Sultan Hazretleri’nin bitmeyen nöbetinin ve Akşemseddin’in seccadesinde filizlenen o manevi nurun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın kır atının nallarıyla aldığı bu topraklar, Osmanlı fethi olmanın ötesinde, Osmanlı medeniyetinin yeryüzündeki beyannamesidir.

Bugün İstanbul’un yedi tepesine baktığımızda gördüğümüz şey, sadece taş ve harçtan yükselen minareler değil, her biri birer nişane olan asırlık sahipliğimizin iradesidir. Özellikle Ayasofya, büyük fethin kalbi ve Türk-İslam dünyasının egemenlik sembolü olarak, hürriyetimizin ve inancımızın sarsılmaz bir kalesi gibi dik ve vakurdur. Ayasofya, sadece bir mabet değil, cami olmasıyla birlikte geri dönüşü olmayan bir aidiyetin tapusudur. Batı’nın zihninden asla silinmeyen bu durum, bizim İstanbul’a gösterdiğimiz sadakatle her gün yeniden tazelenmektedir.

İstanbul, bizim geleceğimize ışık tutan, her an diri tutulması gereken mukaddes bir emanettir. Nazım Hikmet’in o sarsıcı ve tavizsiz satırları, aslında bu şehrin bizim için ne manaya geldiğinin minik bir özetidir.

Sekiz Yüz Elli Yedi şiiri belki de bir milletin beka ve varoluş yeminidir. Peygamber müjdesiyle başlayan, sahabe himmetiyle yoğrulan, padişah dehasıyla bizim olan ve şairlerin ilhamıyla yaşayan İstanbul, kıyamete kadar Türk-İslam medeniyetinin parlayan bir mücevheri, sönmeyen bir meşalesi olarak kalacaktır. Zira İstanbul’un fethi sadece bir beldenin maddi fethi değil aynı zamanda iman ve inancın zaferidir.

Okuyucuya bir tavsiye: Nazım Hikmet’in Sekiz Yüz Elli Yedi adlı şiirini, Aylin Şengün Taşçı’dan marş formunda dinleyebilirsiniz.

 

Sayı: Sayı 18

Kategori: Deneme

Yazar: Muhammed Alperen Varol