Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

Adını Sen Koy

Uzayıp giden bir sokak. Gece vakti. Yolun başında beliren bir gölge. Bir silüet bu. Hayır, hayır bir insan; bir adam… 

Bir erkek bu. Yürüyüşündeki özgüveni ve kısa saçlarıyla. Evet, bir erkek. Göğsünde hep aynı kitap. Bu kitabın adı yok. Sabahları parkta yürüyor, akşamları aynı taşın üstüne oturuyor. İşe gidiyor, dönüyor, kahvesini şekersiz içiyor, gömleğini hep ütülü giyiyor. Adını bilmiyorum. Ama herkes ona “abi” diyor. Bazısı “hocam“, bazısı “beyefendi”. Kimse adını söylemiyor. Çünkü o sadece “falancanın oğlu“ydu, “Filancanın çırağı”, “Onun talebesi”, “Ötekinin abisi”. Hiçbir zaman kendi olarak çağrılmadı. Adını hiç duymadığı için kendini de bir türlü çağıramadı. Aynada sadece gölgesini gördüğünden kendi adını söylemedi hiç. “Ben kimim?” sorusu bile lüks kaçtı ona. 

Hayatı boyunca cevap vermesi gereken sorular zaten hazırdı: “Nereye gideceksin?“, “Ne iş yapacaksın?“, “Aileni nasıl geçindireceksin?” Ne hissettiği ne korktuğu ne de neyi sevdiği sorulmadı. Sadece sorumluluklar dizildi önüne. Göğsünde hep aynı kitap. Ne yazdığını kimse bilmez, o da okumaz zaten. Ama orada durur. Kendisi bile olmayan bir “adam” olmanın yorgunluğunu taşıyor omuzlarında. O yüzden biraz kambur. Annesiyle konuşurken sesi hep babasınınki gibi: Sert, kısa, kararlı. Abi olacak, askere gidecek, evlenecek, ev geçindirecek, dimdik ayakta duracak. Eğilse ne olur? Eğilse düşecekti belki. Yalnız kalacaktı. Veya sadece kalacaktı. 

Göğsünde hep aynı kitap. Kitabı göğsüne koyan o değildi. Her erkek çocuğuna doğduğunda verilmişti birer tane. Her sabah gölgesi, ondan önce giriyor odaya, takım elbisesini giydiriyor. Sokakta yürürken omzuna “dimdik dur” diye bastırıyor. Kadın görünce “Bakma öyle!“, erkek görünce “Dikleş biraz!” diyor. Adam susuyor, gölgesi konuşuyor. Askerdeyken bir gece, eline bir makas aldı.  Gölgesini kesmeye çalıştı. Gölge çırpındı, kaçtı, duvara tırmandı, tavana sıçradı. Ama gitmedi, yapıştı. O günden sonra gölgesiyle konuşmamaya başladı. Ama ayrı da oturamadı. Çünkü o gölgeyle büyümüştü. Birlikte susmuş, birlikte korkmuş, birlikte “adam olunmuştu.” Artık yemek yerken, gölgesiyle karşılıklı oturuyor. Bir tabak fazla, bir çatal daha. 

Adını unuttuğum bir kadın anlattı bu hikâyeyi. Zaten hiç kimse onun adını doğru dürüst anımsamıyor artık. Adı Nesrin’di belki, ama apartman yöneticisi her ay “Nuran Hanım” yazardı aidat pusulasına. Bakkal “ablacım” der, fırıncı hiç bakmazdı yüzüne. Elinde köşeleri kıvrılmış defteri. Annesinin eteğinin gölgesi hâlâ salonun halısında. Temizlemeye çalıştı, olmadı. Deterjan değiştirdi, bez yıprandı. Gölge ise hiç kıpırdamadı. Üstelik hareket ediyordu: Halının ucundan koltuğun altına, oradan pencere kenarına… Kimse bilmiyor ama kadın biliyor. Annesi hâlâ geceleri rüyalarına giriyor. Babası yok, belki de vardı. Ayakkabılarını annesinin almadığı bir mağazadan seçiyor. Evlenmeye kalktı bir ara. Nişanlısı, “bizim evde kadınlar fazla konuşmaz” dedi. “Fazla” ne demekti? Ne zaman “fazla” olmuştu da eksiltilmek istenmişti? Sevilmeyi öğrenmeden önce uslu olmayı öğrendi. Bir gün sevmeye yeltendi. Sevgi hep başkasının onayıyla var oldu onun için. “İyi çocuk ama işi var mı?” diye soruldu. Sevginin CV’si hazırlandı. Çamaşır suyu değmiş bir yazlık elbise gibi solmaya başladı benliği. Kimse bilmiyor ama kadın biliyor. O, birinin karısı, birinin annesi, birinin gelini. Ne zaman kendi adına bir şey istemeye kalksa, biri araya girdi, “Senin için en iyisi bu,” dedi. Sessizce razı oldu. O kadar çok sustu ki, sesinin tınısını unuttu. Birilerinin çok parlayan ışıklarında görünmez hâle geldi. Kendi hayatında yedek kulübesinde durdu. Sahneye hep başkaları çıktı. Kardeşi hâlâ annesinin yanında oturuyor. Her gün ona benzemekten korkarak, ama ondan bir gün eksilmekten de ödü koparak; gölgeyi seviyor. Bazıları gölgeyi sever. Elinde köşeleri kıvrılmış defteri. Aynaya bakarken fark etti: Kendi görünmüyordu ama gölgesi hâlâ oradaydı. Hep gölgesiyle aynı sandalyede oturuyor. Yemek masasında bir tabak fazla. Uyuduğunda bir nefes fazladan. Ama kimse fark etmiyor. Zaten kimse onun adını hatırlamıyor. 

O adam anlattı bütün bunları. Elindeki köşeleri kıvrılmış defterini görmüş. O da kadının adını bilmiyor. Kimse bilmiyor, ama kadın biliyor. Adam o gün yürüyüşe çıkmadı, akşam o taşın üzerine oturmadı. Gömleğini ütülemedi. Kahvesini şekersiz değil, bu kez şekerli içti. Göğsündeki kitabı aldı, sertçe değil, yavaşça masaya bıraktı. Kitabın kapağını araladı. Sayfalar boştu. O sayfalara, bu sefer kendi adını yazmak istedi. Ama kalemi yoktu. Kalem kadındaydı. Kadın o sırada, elindeki defteri açtı. Sayfaları hep dolu. Karalamalar, çizimler, başıbozuk cümleler. Hepsi bu kadına ait. Defterin köşeleri hâlâ kıvrık. Kimse bilmiyor, ama kadın hatırlıyor. Boş bir sayfa buldu. Kalemini dudaklarına götürdü, düşündü. Sonra gölgesi, defteri kapattı. Kadın kalemi adama uzattı. Kadının gözleri adamınkilerle buluştu. Sanki o an iki değil, üç kişiydiler: kadın, adam ve sen… Adam kalemi aldı, sayfaya baktı ama yazmadı. Gözlerini sana çevirdi. Hafifçe gülümsedi ve fısıldadı: “Kalem artık sende.” Defterin sayfaları uçuştu, kelimeler rüzgârda savruldu: Ve o defter, bir anda, senin ellerine geçti sevgili okur. Artık cümleleri sen kuracaksın. Kadına ne ad vereceğini, adamı hangi isimle çağıracağını sen seçeceksin. Kadının adını sen fısılda. Saçlarını nasıl topladığını da sen söyle. Annesinin eteğinin gölgesini neden hâlâ silemediğini de sen anlat. Adamın gömleğini sen ütüle, ikinci düğmesini açık mı bırakır, yoksa yakasını sonuna kadar ilikler mi, sen karar ver. Kahvesini nasıl içeceğini sen bil. Belki bir gün birlikte içersiniz. Defter artık senin, hikâye de öyle. Adını bilmediklerimizin hikâyesi sana emanet.

Sayı: Sayı 14

Kategori: Öykü

Yazar: Rabia Egemen