Sürgün Dergisi'ne destek olmak ister misin?

Evet

Sürgün Dergisi Logo

52 Yıl

Sabah alarmını üçüncü kez erteledikten sonra zar zor kalktı adam. Yüzünü yıkadı, aynada kendi yorgun suratıyla göz göze geldi. Bıyıkları biraz dağınıktı. 

−Bugün tıraş olsam mı? diye düşündü. Gözü yeni bitmiş tıraş köpüğüne takıldı. 

−Yine almayı unuttum, diye mırıldandı. 

Dışarı çıkarken her zamanki gibi paltosunu aldı. Aslında almak istemiyordu ama Ankara ayazı başka çare bırakmıyordu. Daha düğmelerini kapatmadan bir ses yükseldi omuzlarından: 

−Ohh, sonunda gün yüzü gördük! Dolapta nefes alamıyordum. Şu naftalin kokusunu da içime çekmekten ciğerlerim karardı. 

Adam iç çekti: 

−Daha sabah sabah başladın şikâyete. 

Palto homurdandı:

−Şikâyet değil, hayatın kendisi bu. Hem düşün, ben olmasam kiminle muhabbet edeceksin?  Mont mu sana felsefe yapacak? Deri ceket desen egolu, yağmurluk desen aşırı melankolik. En iyisi benimle idare et.

−İyi de seninle konuşmak delilik sayılmaz mı? 

Palto kıs kıs güldü: 

−Asıl delilik, bunca olan biteni görüp de hiç konuşmamak. 

−Çok gevezesin. 

Palto yine konuştu: 

−Bu arada, cebime bir zarf bıraktılar dün gece.

−Ne? Senin cebine mi? Senin ceplerine kim giriyor kardeşim? 

Adam bir an durdu, “Ne zarfı?” diye soracaktı ki sustu. Belki de uyduruyordu palto. Ama kafasına kurt düşmüştü işte. Sokakta yürürken, zihninde zarf dönüp duruyordu. Belki de biraz kafein kafasını toparlardı. İlk durağı kahveciydi. Canı bildiğimiz büyük zincir kahvecilerin birinden kahve içmek istemişti. Espresso istedi; kahveyi alıp fırına doğru yürümeye başladı. En sevdiği zeytinli poğaçadan almak istiyordu. Kapıdan içeri girdi, tezgâha baktı. Sevdiği poğaçadan eser yoktu. Yüzünü buruşturdu “Yok işte, bugün de yok,” dedi kendi kendine. Biraz üzüldü, sonra tezgahtan rastgele bir hamur işi aldı  ve fırından çıktı. Elinde kahve, cebinde zarf, kafasında binbir düşünceyle yürüyordu. Aklı hâlâ zarftaydı. Kim, ne için bırakmış olabilirdi? Daha sabahın ilk saatinde yorulmuştu bile. Günün devamını düşündükçe içi daraldı. Derin bir iç çekti:

−Patron yine saçma sapan toplantılar yapacak. 

Palto homurdandı: 

−Patronlar… İnsanlığın en yaratıcı masal yazarları. Bir saat konuşup hiçbir şey söylememek nasıl bir yetenek ya?  

Adam güldü: 

−Doğru diyorsun, bütün gün raporlarla boğuşuyorum bir de. 

Palto kıkırdadı: 

−Ben sana söyleyeyim, gerçek rapor benim üstümde; ter kokusu, simit kırıntısı, minibüs  kalabalığı, sigara dumanı… İnsan hayatı özetlenmiş. Patronun PowerPoint’inden daha dürüstüm. 

Adam karnını tutarak güldü. 

−Sen tam bir stand-upçısın. 

Palto gururla kabardı: 

−Benim kumaşım mizahla dokunmuş zaten. Ama sen de az değilsin. Bak mesela kira derdinden yakınacağına benimle konuşuyorsun. 

Adam yüzünü buruşturdu: 

−Eee, kira zor kardeşim. Ev sahibi dün aradı, zam istiyor. 

Palto derin bir iç çekti: 

−Ah… insanlığın en trajik hikâyesi; barınma. Taş devrinden bugüne değişmedi. Hâlâ herkes bir dam peşinde.  

Adam sessiz kaldı. Yolda bir dilenci gördüler. Palto usulca fısıldadı: 

−Şimdi ben o adamın üstünde olmalıydım ama senin üstündeyim. İşte bu adaletsizlik. 

Adam boğazında düğüm hissetti. 

−Haklısın… 

Palto hemen laubalileşti: 

−Yalnız sana da yakışıyorum, onu inkâr edemem. 

Adam güldü, paltonun yakasını düzeltti. Yürümeye başladılar. Sokaktan el ele yürüyen bir çift geçti. Palto hemen söze atladı: 

−Hah işte! Aşk dediğin budur. İki insan, birbirinin paltosu olur. Sıcacık. 

Adam kaşlarını kaldırdı: 

−Oğlum sen palto değil misin? Sana ne aşktan? 

Palto bozulmadı: 

−Düşünsene, kışın bir paltoyla iki kişi ısınmaya çalışıyor. Resmen aşkın resmi. 

Adam güldü: 

−Sonra da biri üşür, kavga çıkar. 

Palto bilmiş bilmiş: 

−Evet ama aşk zaten biraz üşümek değil midir? İçini ısıtır ama burnunu dondurur. 

Adam kahkaha attı: 

−Senin bu sözlerinle kız tavlanır ha, biliyor musun? 

Palto göğsünü kabarttı: 

−Ben kumaştan değil, romantizmden dokunmuşum. 

Adam işyerine yetişme telaşındaydı. Palto ise lafa doymuyordu. 

−Peki, aşk hayatın nasıl gidiyor? 

−Ne aşkı ya, param yok, zamanım yok, kafam dolu. 

−Para aşkı öldürmez. Ama işte, aşk parayı öldürür. Kira günü gelince görürsün! 

Adam kahkaha attı. 

−Sen de amma romantiksin ha! 

−Tabii ki. Omzunda duruyorum, senin kalbini ben bilirim. Yalnızlık kokusu var üzerimde, bence biriyle buluşmalısın. 

Adam söylenerek yürüdü: 

−İşe geç kalacağım diyorum, sen hâlâ bana çöpçatanlık yapıyorsun. 

−İş dediğin nedir ki? İnsanları sabah dokuzda uykusundan ayıran modern kölelik. Yemin ediyorum ben bile gardıropta senin mesai çıkışını beklerken depresyona giriyorum. 

 Birden palto şapşal bir ses tonuyla ekledi: 

−Yalnız bak, romantik bir teklif yapacaksan, beni unutma ha! Bir kadının omzuna koy beni, seni daha karizmatik gösteririm. 

−Hadi oradan, dedi adam, gülerek. Sen resmen çöpçatanlığa sardın. 

−Ben sadece iyi bir gelecek düşünüyorum. Sen evlenirsen, dolapta tek başıma sıkılmam. Bize bir şal, bir atkı, belki de bir çocuk montu katılır… Düşünsene, aile olacağız! 

Adam kahkaha atmaktan kendini alamadı. Sokaktan geçenler ona garip garip bakıyordu ama umurunda değildi. Sonunda iş yerine vardılar. Gün ilerledikçe, ufak tefek aksilikler başladı. Kahve makinesi bozuldu, fotokopi makinesi arızalandı, bir rapor yetişmedi. Bilgisayar ekranının karşısında saatler geçti. Dosyalar, e-postalar, toplantılar… 

Öğle molasında markete uğradı bugün canı oradan bir şey almak istemişti. Soğuk içecek reyonuna yöneldi. İçecekler arasından kırmızı ve beyaz renkleriyle çok tanıdık bir şişeyi seçti. Kasa arkası ürünlerden bir ürün dikkatini çekti markayı düşünmeden kasaya koydu önemli olan indirimdi. Kasada sıra bekledi, ödeme yaptı ve aldıklarını turuncu beyaz market poşetine yerleştirdi. 

Akşam saatlerinde adam işten çıkıp eve doğru yürüyordu ve yorgundu.  

Palto derin bir iç çekti: 

−Off… senin bu iş arkadaşların var ya, beni depresyona sokuyor. Şu toplantıda herkes birbirinin sözünü kesti ya, ben utancımdan düğmelerimi ilikleyemedim. 

Adam kahkaha attı: 

−Sen toplantıyı da mı dinliyorsun be? 

−Elbette! Senin omzundayım, kulağın ne duyarsa ben de duyarım. Oysa toplantılar eskiden şölen gibiymiş: Ateş başında toplanır, kararlar birlikte alınırmış. Şimdi klimadan donuyorum, kahveler bile karton bardakta… 

Adam omuzlarını silkerek: 

−Ama para lazım palto, çalışmadan olmuyor.

−Hah işte, yine para! Sen aşkı erteledin, dostlukları erteledin hepsi “para” dediğin kağıt parçası için. Söyle bakalım, sen mi paraya hükmediyorsun, para mı sana?

−Başımı şişirdin arkadaş, bir sus be!  

Nihayet eve vardılar adam paltonun cebine bırakılan zarfı hatırladı koltuğun kenarına oturdu. Zarfı açtığında içinden önce bir market fişi düştü. Adam gülerek: 

−Bu ne ya?  Bir lt. laktozsuz süt, üç paket sakız, dört kilo mandal. Bir de tekli çorap mı? 

Palto kendini savunur gibi: 

−Benim alışveriş rutinim, sen karışma. 

Adam başını salladı, fişin altından bir kâğıt daha çıktı: Kağıdı açarken ellerine kırmızı boya bulaştı. Kağıdın üzerinde sadece bir cümle yazıyordu: “Gazze’de öldürülen her çocuk için günde bir cenazeye gitseydik, 52 yıl boyunca hiç durmadan cenazeye gitmemiz gerekirdi.” 

Adamın elleri titredi. Gün boyu paltosuyla yaptığı tartışmalar, telaşlar, küçük meseleler gözünün önünden geçti; tıraş köpüğü, kahve, zeytinli poğaça, kira… İçinde bir suçluluk, bir utanma, bir çaresizlik belirdi. Ufak tefek şeylerle uğraşmış, küçük dertlerle oyalanmış, unutmuş, kayıtsız kalmış, büyük acıları görmezden gelmişti. Adam, paltonun yakasını sımsıkı tuttu. Elleri hâlâ titriyordu. “52 yıl…” dedi kısık bir sesle, Bazen insanın karşısına bir sayı çıkar, bir daha hiçbir şeye benzemeyen. Ne alışverişteki hesap gibidir, ne de okulda deftere yazılan. 

Gözleri bir noktaya kilitlenmişti. Bir takvim düşündüm, dedi paltoya. Sayfaları yaprak değil, mezar taşı. Üzerinde günler değil, çocuk adları…

Palto susuyordu. Adam bir an titredi, takvime bakarken içi ürperdi:

−Oysa takvim dediğin şey, küçük notlarla dolu olmalıydı: ‘Bugün komşuya uğra.’ ‘Yarın erken uyan.’

−52 yıl. Her gün bir cenaze. Sadece Gazze’de öldürülen çocuklar için… 

Adamın sesi iyice çatallandı.  

−Sahi, kaçımız bu kadar süre ağlayabiliriz? Ömrünü başkalarının gömülüşüne tanık olmakla geçiren bir insan düşün palto. O insan biziz. O çocuklar bizim çocuklarımız… Yarım asırdan uzun bir zaman. Her gün bir çocuğun ardından ağlamak zorunda kalan bir coğrafya. 

Adam başını kaldırdı, gözleri boşluğa bakıyordu:                                                                            

−Bizimse hayatımız sürüyor. Kahvemizi koyuyoruz; çayımızı demliyoruz; derbilerimizi, dizilerimizi izliyoruz… Bir haber alt yazısı. Kısa bir sessizlik. Sonra çay kaşıklarının sesi… 

Birden paltoya daha da sokuldu, fısıldadı: 

−Belki de biz çoktan öldük. Çünkü bu kadar acıya tanık olup hâlâ uyuyabiliyorsak, hâlâ kahvemizi içebiliyorsak, hâlâ sevdiklerimize sıradan kelimeler söyleyebiliyorsak… Biz çoktan içimizde ölmüşüzdür. 

Palto sessizce, omzundan kayıp yere düştü. Adam onu yerden kaldırırken sanki kendi vicdanını da kaldırıyordu. O gece uyuyamadı. Bazı şeyler kaldırıp kenara konmaz, askıya asılmaz omuzda taşınır. Gece boyunca hatta ömür boyunca. Bu yüzden paltosunu  alıp yeniden giydi. Omuzlarını sıkıca kapattı. Sanki sadece soğuktan değil, suçluluktan da korunmak ister gibi.

Sayı: Sayı 15

Kategori: Öykü

Yazar: Rabia Egemen